(Not 1: Işık Koşaner’e bir cevap da ben vereceğim, ama şu başladığım düşünce silsilesini tamamlamam lâzım. Çocukluğumda İzmir’de seyrettiğim bir piyeste, entellektüel bir kadın, yemeğe oturmak için sabırsızlanan misafirlerine “önce Jean-Jacques Rousseau, sonra ördek!” diyordu. Eseri çıkaramıyorum; o yaşta çok komiğime gitmiş olmalı ki, bu kadarı takılmış aklıma. Şimdi bile, önüme birkaç iş birden yığıldığında içimden hep “önce Jean-Jacques Rousseau, sonra ördek” derim. İşte o misal: Önce Ömer Seyfeddin, sonra Işık Koşaner. Önce İttihatçılar, sonra Işık Koşaner.)
(Not 2: Bir ideolojinin tarihsel kökeni ve çerçevesinin ötesine taşınmasında, sanat ve edebiyat çok etkili. Bir insanlık ânını alıp zamanın dışına çıkarıyorsunuz. Mehmet Âkif 1915’te “Çanakkale Şehitleri”ni yazdı, 1921’de İstiklal Marşı sözlerini. Birincisi hayli somuttur: Boğaz Harbi, Marmara, donanma, bomba şimşekleri, siper, nefer, binlerce lağam, sayısız tayyare, gülle yağan mermiler, çelik tabyalar, alevden seller yer yer manzum röportaj havası yaratır (ve şiiriyeti aşağı çeker). İkincisi ise, aynı deneyimi çok daha soyut ifadelerle başı sonu belirsiz bir tarihe yayar, konjonktürü kalıcı kılar: alsancak ve en son ocak, hürriyetimize zincir vuracaklar, Garbın çelik zırhlı duvarları, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. Onun için her “Korkma sönmez”de 20. yüzyılın ilk çeyreğini bugünmüş gibi duyumsar; bitmek bilmeyen “mazlum ulus”luğumuzu yeniden yaşarız. Zaten budur istenen. Aynı şekilde, 2002-2007’de ulusalcılık törenlerinin odağındaki Onuncu Yıl Marşı bizi tekrar, “bütün dünyanın saydığı Başkumandan” dönemine götürür.
Yazının devamını okumak için tıklayın.