“İçeriden ve dışarıdan”la (23 Ocak ’10) ne kastettiğim tam anlaşılmamış galiba. Bir daha deneyeyim. Herhangi bir paradigmanın içinde yaşamakla ona dıştan bakmak arasında büyük fark var. Gelip Hayalî’nin “ol mâhiler ki deryâ içredir deryayı bilmezler” mısraına dayanıyor. Yani : denizde yüzen, bütün dünyaları deniz olan, deniz dışında bir şeyi bilmeyen balıkların, denizin farkına varmaları, bir deniz bilinci ve tanımı oluşturmaları da imkânsızdır.
Ünlü Amerikalı antropolog Clifford Geertz de benzer bir şey söylemiş –dinler hakkında. “Religion as a Cultural System” makalesinde (1966), dini öncelikle bir semboller sistemi olarak ele alıyor. Böyle her semboller sistemi insanlarda güçlü, kalıcı
mood’lar, ruh halleri yaratıyor (bizi havaya sokuyor, diyelim). Genel bir varlık ve evren düzenine ilişkin nosyonlar formüle ediyor. Üstelik, bu nosyonları öyle bir olgusallık hâlesiyle kuşatıyor, sarıp sarmalıyor ki, bizde uyandırdığı düşünce ve ruh halleri âdetâ bağımsız bir gerçeklik kazanıyor.
Tabii bu gerçeklik hissi sadece içerdekiler, yani inananlar için geçerli. Eğer o sembol ve nosyonları özümseyip kendinizden geçme noktasına gelmiyorsanız, yani o
mood’un, o ruh halinin dışında kalıyorsanız, şamanın kartal olup uçtuğu veya bizon olup kaçtığı da, (deprem ânında) Poseidon’un çıkageldiği de, Tanrı’nın bir buluttan aşağı uzanıp Adem’e hayat verdiği de, Kuran’ın doğrudan doğruya Allah’ın kelâmı olduğu da size pek inandırıcı gelmeyebiliyor.
Sırf din değil, herhangi bir ideoloji de böyle bir paradigma.
Yazının devamını okumak için tıklayın.