Ya da [Parentez-18] ve [Giritliler-9]. Ya da, dağ taş ırkçılık olunca, herkes ırkları tabii var kabul ederek yazıp konuşunca, ırkçılığı yok sanıvermek.
Türk milliyetçiliği -demiştim- ırkçılığın çok yaygın olduğu bir dünyada doğdu ve daha ilk andan itibaren, ırkçı kategoriler üzerinden düşünülüp kurgulandı. Tanzimatçılar, hem içten içe korkup nefret ettikleri, hem hayran ve neredeyse âşık oldukları “Garp medeniyeti”nin silâhları, vapurları, demiryolları ve telgraf hatlarıyla birlikte ordusunu, hukukunu, toprak mülkiyetini, bürokrasisini, okullarını, parasını, ölçü ve tartılarını ithal ederken, belki farkına varmaksızın o “Garp”ın ideolojisini, kendine ve çevresine bakışını, 19. yüzyılın sonlarındaki şekliyle sosyal bilimlerini, bu meyanda Avrupa merkezciliğini ve Oryantalizmi’ni de aldılar.
Mesele, Osmanlı-Türk toplumunun kendi hayat tecrübesi içinde (siyahlar gibi, derisinin rengiyle tanımlanabilecek) bir “ırkî öteki”sinin (racial other) ortaya çıkıp çıkmaması değildi. Geç dönem Osmanlı-Türk seçkinleri, ithal edip içselleştirdikleri Avrupa merkezcilik yüzünden, “Batı ve öbürleri”ne (the West and the Rest) aynen Batı gibi bakmaya başladılar. Batıyı “beyaz ırk”la özdeşleştirdikleri gibi kendilerini de “Batılı,” dolayısıyla “o beyaz ırk”a mensup gibi algıladılar (veya öyle olmayı özlediler). Bu, her şeyden önce “Türklüğü” de bir ırk gibi ve o denli katı sınırlar içinde düşünmeyi -ve bugün de tanık olduğumuz “kan” ve “döl” takıntılarınıberaberinde getirdi. Dolayısıyla ikincisi, ırk ve millet kavramlarını ayırt edilemez kıldı.
Üçüncüsü ve en vahimi, Türk milliyetçiliği (Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler, Yahudiler, giderek Araplar ve Kürtler gibi) “öteki”lerini, 19.
Yazının devamını okumak için tıklayın.