Ömer Seyfettin’in şahsında İttihatçı milliyetçiliğinin ahlâk dışılığını, insanlığa ve evrenselliğe düşmanlığını incelemeye devam edeceğim. Yakında, Primo’nun Kenan’ından Beyaz Lâle’nin Binbaşı Radko’suna geçmeyi tasarlıyorum.
Zira Radko, Kenan’ın alter ego’su. Kenan’ın henüz bir “alafranga züppe ve hain”ken (yanlışlıkla) reddettiği Sosyal Darwinizmi, en saf ve sert haliyle, amansız bir Bulgar milliyetçisi savunuyor. Dolayısıyla Kenan fazilet ve insaniyet gibi manevî ayakbağlarından kurtulup Nietzsche anlamında özgürleşince, Jack London’ın Kurt Larsen übermensch’i gibi kanatlanıp uçunca... Radko olacak! Bunu görmemizi sadece Kenan’ın “bizden”, Radko’nun ise “öteki” olması engelliyor.
Oysa gerçekte, Türk ve Bulgar (ya da Türk ve Yunan, Türk ve Ermeni, Türk ve Kürt) milliyetçilikleri, bir bakıma yekdiğerinin aynadaki sureti. “Bizim” olması gereken toprakları “yabancı”lardan arındırmayı amaçlayan küçük ölçekli, düşük yoğunluklu etnik savaşlar aşamasında, birinin “kahraman”larının öbürünün “canavar”ları olması da bunun bir parçası. Aslında bütün bu kahraman ve canavarlar hep birbirine benziyor. Onları kahraman veya canavar kılan şey, ilkin “biz” ve “öteki”lerle ilişkileri. İkincisi, sonuçta kimin galebe çaldığı. Onun için Veli Küçük, bir zamanlar iki tarafın çetelerinin karşılıklı köy bastığı Doğu Karadeniz’de, Rum kadınlarının yaramaz çocuklarına “geliyor ha” dediği Topal Osman’ın heykelini diktirdi. (Ama ya Yunan milliyetçiliği kazansaydı ne olacaktı?) Gene Veli Küçük, herhalde Kürtlerin gözünde bir canavar olan Korkut Eken’i, Susurluk mahkûmiyetinden sonra ziyaret ve kahraman ilân etti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.