Bir doktora öğrencisinin “tarih öğretiminin amacı sizce ne olmalı” sorusuna cevaben, herhangi bir ideal model, bir çeşit tarihçilik ve tarih öğretmenliği ütopyası sunmak yerine, hep varolanın eleştirisinden hareket etmeyi savunmuş ve bunun da beni, kendi pratiğimi yeniden düşünmeye götürdüğünü söylemiştim. Birinci, yani en alt kademede, demiştim, bazı ideo-politik değerler yer alıyor. Bunların da en başında özgürlük, yani doğrudan doğruya tarihçinin özgürlüğü geliyor.
Peki, bugün tarih ve tarihçilik özgür mü bu ülkede ? Her alanda olduğu gibi, hem evet hem hayır. Ya da yarım yamalak bir özgürlük –demokrasimiz gibi. Genel ortam itibariyle, resmî ideoloji hâlâ çok güçlü. Çoğu yüksek öğrenim kurumu fazlasıyla Prusyalı. Yukarıdan aşağı her kademede, biat, konformizm, önü iliklilik kültürü hâkim. “Büyük Hoca”nın hep iki adım ardında yürüyüp çantasını taşıma âdeti, taşradan başkente, devletin iki adım ardında yürüyüp avukatlığını yapmak biçiminde gelmiş.
Askerî emir-kumanda zincirini örnek alan bir silsile-i meratibe eşlik eden horlama, yıldırma, sindirme uygulamaları, ne öğrencide, ne genç öğretim üyesinde pırıltı, dürüstlük ve düşünce berraklığı diye bir şey bırakmıyor. Öğretmiyor; eğitiyor ve eğitirken öğütüyor. Ruhunu eziyor, kırmızı çizgilerin dışına çıkma olasılığını yok ediyor. Bütün bunların tutkalı da milliyetçilik. Millî dâvâ deyince akar sular duruyor. Doğru yanlış gidiyor; “bizim tezlerimiz” ve “Ermeni tezleri” (veya “tarafı”) geliyor. Ve ne gerçek kalıyor, ne bilim ahlâkı, ne de hukukun üstünlüğü (bazı mahkemelerimizin defalarca ispatladığı gibi).
Yazının devamını okumak için tıklayın.