Ne yapıyor Murat Bardakçı ve çevresi, tarihçiliğin uluslararasılaşması; janr ve paradigmalarının çeşitlenmesi; yurt içi ve dışında, Türk olsun-olmasın tek bir bilimsel
continuum’un, evrensel bir kesintisizlik ve bölünmemişliğin doğması karşısında ?
Popüler kültür alanında mevzilenip, geriliği ve gericiliği,
obscurantism’i, cehalet yanlılığını savunmak için her çareye başvurarak bu gelişmeye set çekmeye uğraşıyorlar.
Birincisi, tarihin bütünlüğüyle, büyük problemleriyle, genel panoramasıyla, karmaşık akışının açıklanmasıyla en ufak bir ilgileri yok. Onlara göre tarih “öğrenilebilir” ya da hakkında “bilgi” edinilebilir; ama üzerinde
düşünülmesi ve
yorumlanması gereken bir şey değil. Bardakçı ve Afyoncu’larda tarihe ilişkin herhangi bir
fikir aramayın. 19. yüzyıl pozitivizmi ve ampirisizminde donup kalmışlar. Geçmişin, herhangi bir
yeniden inşa çabası olmadan, Ranke’nin ifadesiyle
wie es eigentlich gewesen, dolayımsız ve eksiksiz, “olduğu gibi” bilinebileceğini sanıyorlar.
Tabii bu “bilgilenme” tek tek olgulardan öteye geçemiyor. Hiçbir şeyi problematize etmeksizin bir kırıntılar âleminde geziniyor, şu veya bu fragmanı kendi içinde fıkralaştırıyorlar. 1933’te Naziler, Reichstag Yangını bahanesiyle muhalefeti ezerken Marinus van der Lubbe’yi de giyotine yollamışlardı. Ernst Fischer, belki de Gestapo’nun kullandığı bir provokatör olan van der Lubbe’nin, gerçekler ortaya çıkmasın diye mahkeme sırasında
scopolamine’le uyutulduğunu; ne zaman kendine gelecek gibi olsa, hemen bir bardak “su” içirildiğini ve başının tekrar önüne düştüğünü yazar. Bardakçı ve ekibi de, “muzafferiyet hayalleri ve mağduriyet vehimleri”nin (bkz “Kimine ihanet, kimine devrim yapma hakkı”, 4 Ekim 2008) uykusundan uyanma eğilimi gösteren okurlara tarih diye bir çeşit
scopolamine, mırıltılı bir ninni sunuyorlar.
İkincisi, bu ninnide “biz” söylemi tâyin edici rol oynuyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.