Sosyalizm tarihinde, Marksizmin ana mecrası veya gövdesinden türeyen akımlar arasında, zamanla demokrasinin kıymetini ve gerçekten siyaset yapmasını öğrenenler yok mu ? Var tabii, ama bu cevap kendilerini hâlâ Leninist veya devrimci (ihtilâl-sever) sayanların pek hoşuna gitmez. Sovyet devrimiyle birlikte İkinci-Üçüncü Enternasyonal kutuplaşmasında sağda kalan Sosyal Demokrasi, o âna kadarki (yani, Büyük Savaşın çıkışına ve sonra 1919 krizine ilişkin) günahları ne olursa olsun, daha 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren edindiği demokratik, parlamenter siyaset tecrübesini koruyup geliştirebildi. Özellikle 1960’lardan bugüne, Batı Avrupa’da demokrasinin yeniden tanımlanması (gelişip derinleşmesi) sürecinin ayrılmaz bir parçası oldu.
Özetle, siyaseti ve demokrasiyi ciddiye alma potansiyeli Doğu Avrupa ve Üçüncü Dünyanın Leninizmi, Stalinizmi veya Maoizmi kanalından değil, “devrimci”lerin beğenmediği Batı Marksizmi kanalından gelişti (ki herhalde bu, bize tarihte bütün artıların hep bir tarafta ve bütün eksilerin de gene hep başka bir tarafta biriktiği bir yekparelik aramamayı, ya da bu tür hayalî yekparelikler üzerinden ezelî ve ebedî düşmanlıklar gütmemeyi öğretiyor olmalı). İki gün önce, siyasetin teorileştirme ve nesilden nesile aktarım bakımından “zayıf” bir alan olduğunu (bu yüzden her kuşağın ve tek tek herkesin habire “Amerika’yı yeniden keşif” durumunda kaldığını) söylemiştim. Ama tabii, bir şey var ki teorik sistematizasyonun yerini tutabilir : sağlam bir demokrasi kültürü. İster beğenin ister beğenmeyin; günümüzde böyle bir demokrasi, bir demokratik siyaset kültürü Sol Demokrasi, Sosyal Demokrasi alanı veya geleneğinde yaşıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.