Galiba hayli uzun bir tahlil denemesine girmişim; durup bir toparlasam iyi olacak. Türkiye’deki (Batı’yla kıyaslanamayacak) liberalizm nefretinin –Marx’ın ekonomik liberalizmin günahlarına muhalefetini aşan- özel ve değişik boyutları var. Süreç kabaca şöyle: (i) “Gecikmiş” ulus-devletler liberalizmi sevmedi. Hem ekonomik, hem siyasal anlamda. (ii) Bu tabu Prusya otoritarizminden İttihatçılığa geçti. (iii) Gerçi Türk milliyetçiliğinin Kemalist varyantı, önceki “erken Türk milliyetçiliği”ni kısmen revize etti. Ama İttihatçı zihniyet yapıları alttan alta sürdüğü gibi, (iv) Tek Parti ve (v) Büyük Bunalımla daha da güçlendi. (vi) Gerek 1930’larda, gerekse 60’lardan itibaren Sol, bu mirası “anti-emperyalizm” üzerinden içselleştirdi. (vii) Gene de Sol henüz sırf İttihatçılık veya Atatürkçülük değil, Marksizmle bu diğer öğelerin bir karışımıydı. (viii) Ne ki, komünizmin çöküşüyle uzun vadede devrim perspektifi (itiraf edilsin-edilmesin) yitirildi; eski örgüt ve önderlikler dağıldı. Bu noktada Solun duygu-düşünce dünyası da unsurlarına ayrıştı. Marksizmin empoze ettiği kısıtlardan kurtulan milliyetçilik bileşeni, âdeta zincirlerinden boşanarak ulusalcılık oldu. Böylece (ix) belirli bir Sol söylem, sırf milliyetçilik değil, liberalizm düşmanlığı açısından da soya, İttihatçılığa çekti.
(Not 1: Yakın zamanda Taraf sayfalarındaki ’68 kuşağı tartışmalarında, örneğin Rasim Ozan Kütahyalı’nın, Deniz Gezmişler’i doğrudan ulusalcılıkla özdeşleştirmesinde, yukarıda viii’inci ve ix’uncu maddelerdeki momenti atlamasının önemli payı olduğu kanısındayım. Doğan Gürpınar bu indirgemecilik eleştirisinin nispeten dışında kalıyor.)
Not 2: Ufuk Uras için de benzer bir gözlem geçerli. Geçen hafta Zaman’dan Nuriye Akman’a verdiği demeçte Uras, “hıyar ve salatalık” benzetmesiyle, milliyetçilik ile ulusalcılık aynı şeydir demeye getirdi. Hem evet hem hayır. Kendi payıma, Marksizmle bütün palamarları çözüp frenleri patlatarak müfrit milliyetçiliğe savruluş anlamında ulusalcılığı neo-nasyonalizm olarak düşünmeyi ve tercüme etmeyi yeğliyorum. Dikkat ederseniz, nasyonal sosyalist işçi partisi, ya da “yeni TKP”, ya da ÖDP ve Birgün’ün bir kanadı gibi çığrından çıkmışlık örneklerini de, böyle bir tahlil daha iyi açıklıyor. Aksi takdirde, elimizde farklı dönemlerin özgüllüğünü yansıtacak nüanslı bir terminoloji kalmıyor.)
Yalnız burada bir sorun var: Söz konusu “gecikmiş” ve “yetişmeci” ulus-devletleri doğuran devrimlerden nasıl söz edeceğiz? Eskiden, “burjuva” veya “burjuva-demokratik” diyorduk, büyük bir kolaylıkla. Faraza Jön Türk ve Cumhuriyet devrimlerini de tereddütsüz bu “Prokrustes yatağı”na yatırıyorduk. Eski Yunan mitolojisinde, Attika yollarının ünlü haydudunun eline geçirdiği zavallılara yaptığı gibi, kesip biçiyor ya da çekip uzatıyor; kâh “küçük burjuvazi = millî burjuvazi”, kâh “Anadolu eşraf ve âyânı = millî burjuvazi”, kâh (onların da burjuva-demokratik gündeme hizmet ettiği gerekçesiyle) “askerî-bürokratik kadrolar = millî burjuvazi” diyor; sonuçta, İttihatçı veya Kemalist önderliğin “burjuva” karakterini “kanıt”lıyorduk. Nerede, “somut koşulların somut tahlili”? Ciddî, ampirik bir tarih çalışmasından çok, teorik bir paradigmanın icaplarını yerine getiriyorduk. Her şeyin ve bu arada devrimlerin de bir sınıf karakteri olmalıydı. Bu, bizi “burjuva/zi” kavramını tümüyle anlamsızlaştırıp, bir totolojiden ibaret kılmaya götürüyordu. Sınıf şablonlarımıza uymadığı gerekçesiyle, Doğan Avcıoğlu’nun “asker-sivil aydın zümre”sini de karalıyorduk, Turan Güneş’in “bürokrasi”sini de. Sol fraksiyonlaşma alanının dışında kalan sosyal bilimlerden öğrenmeyi reddedişimiz, “bürokrasi”yi “burjuvazi”ye indirgeyip, kendimizi “bürokrasi-burjuvazi” çelişmesi gibi, bugünü anlamak için de çok önemli bir analiz aracından yoksun bırakmaya varıyordu.
(Not 3: “Burjuva” devrimi için bir “millî burjuvazi”nin varlığını savunmak “teorik zarureti”nden vazgeçtiğiniz anda, 1960 ve 70’lerin, Kemalist Devrim’i kimin yaptığı tartışmalarından geriye ne kalır?)
Türkiye’nin Sol kültürü, komünizmin çöküşü sonrasında iyiden iyiye “dünya bilgileri”nden kopuk bir düşünsel duraganlığa kapandı. Oysa “Fransız Devrimi’nin sosyal yorumu” (Soboul, Georges Lefebvre, George Rudé) son otuz yılda prestijinden çok şey yitirdi. Çağdaş tarihçilik 1789’da elle tutulur bir burjuvazi, 1848’de modern bir proletarya bulamıyor. Bu koşullarda, klasik “burjuva” ve “proleter” devrimleri kategorizasyonundan geriye, daha çok teorik bir apriorizm, bir “öyle olması gerekir”cilik kalıyor. Bu da, dürüst olacaksak, “burjuva devrimleri” diye yazıp çizmeyi zorlaştırıyor.