Daha önce de defalarca yazdığım gibi, şu ileri yaşımda artık tabulara, totemlere, kutsal ineklere, klişelere, rit, tören ve seremonilere, ikiyüzlülüklere, fikirleri köşesizleştirmeye, o da vardı bu da vardı bulanıklıklarıyla mavi boncuk dağıtmaya tahammül edemediğim için, sert ve acı konuştum.
Bizzat kendi tarihçemle hesaplaşmamı bitiremediğim için de, bu kadar acı ve sert konuştum.
Pişman mıyım ? Hayır. Ben de bilirdim, “sol da iyi şeyler yapmıyordu ama tabii derin devlet tertibini de ihmal etmemek lâzım” gibi, kimseyi rahatsız etmeyecek yuvarlaklıklarla meseleyi tehlikesizce geçiştirmeyi. Ne olurdu ? Kimseye dokunmaz, herkesin üzerinden aşar giderdi, ortaya (yani boşa) söylenen bu lâflar. Olağan karşılanır, rahatsızlık yaratmazdı. Bu cerahat ortaya dökülmezdi. Bir haftadır söylenenlere bakıyorum da, değiştik değiştik denirken pek değişen yokmuş meğer. Birçok eski solcu geçmişte yaşıyor. En kötüsü, genel bir “sol geçmiş”te de değil, (tam Nabi Yağcı gibi) dar fraksiyon geçmişinde yaşıyor. 12 Eylül’ün solu dümdüz etmesinin üzerinden otuz küsur yıl geçmiş; hâlâ, çok net söylemese de, “her şeye rağmen en haklı bizdik” haleti ruhiyesi içinde yaşıyor.
Türk milliyetçiliğinin 1908-1922 şekilleniş aşamasının bazı şeytanları, ezelî ve ebedî düşmanları vardır : Bulgarlar, Yunanlılar (Rumlar), Ermeniler. Nihal Atsız ise ünlü iki romanında tâ Orta Asya’ya döner ve Çinlileri Türklüğün (ilk) baş düşmanı sayar. Bana pek çok eski solcu, 20. yüzyıl başı nefretlerinde bile değil, 6. ve 7. yüzyıllarda, Köktürklerde kalmış gibi geliyor. Bulgar milliyetçiliğinin bir “Türk boyunduruğu” anlatısı vardır. Osmanlı yönetiminin ne kadar korkunç olmuş olduğunu ballandırmaya doyamazlar. Yanılmıyorsam on küsur yıl önce Bulgaristan’da bir müfredat değişikliği oldu; bu “Türk boyunduruğu” faslı çıkarıldı veya önemsizleştirildi. Ortalık birbirine girdi, “boyunduruğumuzu bize geri verin” diye. Çünkü Bulgar kimliğinin temel direği olarak görüyorlar, onsuz ne yaparız bilemiyorlardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.