Ya da [Parentez-22] ve [Giritliler-13]. Peki, sonuçta bir “Türkiye halkı” var, Cumhuriyeti de kuran. Kimdir, nedir ? Neden Orta Asya Türkî topluluklarına hiç benzemiyor ? Nedir, Osmanlı İmparatorluğu ve sonra çağdaş Türkiye’nin “halklaşması”nın, the peopling of Turkey’in gerçek tarihi ?
Bu bağlamda, ırkçılıkla şekillenmiş Türk milliyetçiliğinin hiç aklına getirmediği, ya da getirse bile bir kâbus gibi kovaladığı, üzerinde düşünmek istemediği üç mesele var : (1) Esir ticaretinin rolü. (2) 11. yüzyıldan başlayarak, doğrudan doğruya Anadolu topraklarında din değiştirme, Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçme (ihtida) süreçlerinin payı. (3) Daha sonra, Osmanlı’nın kuruluşu ve Balkanlarda (ya da Yunanistan ve Girit’te) yayılmasıyla birlike, fethedilen diyarlarda, dış eyaletlerde ihtida –ve ardından, imparatorluk küçülmeye başladığında, “baştan beri” (her ne demekse) Türk olanlarla birlikte, üç dört yüzyıl boyunca Müslümanlık üzerinden Türkleşen, Türk kimliği edinenlerin de Anadolu çekirdeğine (sanki hep oradanmışlar gibi) “geri dönme”leri.
Birkaç yazı boyunca, bunlar üzerinde tek tek durmak istiyorum.
(1) Esir ticareti. Benim alanım değil tabii. Oxford’da doktorasını tam bu konuda yapan, meselenin (Ehud Toledano ile birlikte) önemli uzmanlarından, savrukluğa, uydurukçuluğa, palavraya tahammülü olmadığını Tarih-lenk’le gösteren Hakan Erdem’in alanı. Lâkin bu yüzden geçmişte Hakan’ın başına öyle şeyler geldi ki, buna genişçe bir parentez açmadan geçemeyeceğim. Konu, ulusalcılığın özellikle 2004-2007’deki (yeni bir darbenin zeminini, hiç olmazsa bir “manevî diktatörlük ortamı”nı yaratmaya, bunun için de kamusal alanı tekeli altına almaya yönelik) taarruzu ve tırmanışı sırasında herkese ne garabetler yaşattığını hatırlamak açısından ayrı bir önem taşıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.