New York Belediye Başkanı ve Amerika’nın sekizinci zengin adamı Michael Rubens Bloomberg ile geçtiğimiz pazar günü bir kahvaltı yaptık. Orada yaşananları dar bütçeyle yapılmış bir belgesel film gibi anlatacağım size. Merak etmeyin sıkıcı bir belgesel olmayacak, Allaha çok şükür olayın içinde ben varım.
Kahvaltı, sabah 9,5’taydı, ben 5’te kalktım, sporumu yaptım, sonra süslenip püslenip 49. Sokak ve 2. Cadde’nin kesiştiği noktada yer alan Şipşak Lokantası’na gittim. Bu lokantaya hiç gitmemiş, sadece birkaç kere önünden geçmiştim, nasip bugüneymiş. Kapının önünde bizim Türkiyeli gazetecileri gördüm, orada durmuş birbirleriyle konuşuyorlardı, kaşlarımı şöyle bir kaldırıp dudak uçlarımı aşağıya sarkıtarak onları süzdüm (şaka şaka hiç öyle yapar mıyım) içeri geçtim. Lokantanın orta bölümdeki dört masa birleştirilip tek masa haline getirilmiş, etrafında ise Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’ndan (TADF) olduklarını düşündüğüm kravatlı beyler oturmuş. Dikkatinizi çekmiştir başlığında Türk olan etkinliklere şimdiye değin pek katılmıyordum, Kürdüm ya kendimi rahat hissetmeyeceğimi düşünüyordum, o nedenle kim kimdir pek bilmiyorum ama şu an masanın başındakiler kimdir diye de merak ediyorum.
Beni meraklandıran kravatlı beylere yanaşmadan evvel göz kameramı şöyle bir etrafa çevirdim: Bazı masalarda, büyük bir tabağın içinde dörde bölünmüş simitler var, bazısında yok... ortama alışmak için, ayakta dikilip Zaman gazetesinin New York muhabiri Mehmet Demirci ile konuşmaya başladım. Sabah kahvaltı etmemişim, kan şekerim düştü galiba, o nedenle Mehmet’in dediklerinin üçte ikisini ya anlıyorum ya anlamıyorum, belki de üçte üçünü anlayamıyorum. Ancak şunu biliyordum ki kendime bir iyilik yapmalı ve mideme bir şeyler yollamalıyım, simitler de bayağı güzel görünüyor, canım çekti, hatta bir an gözüm döndü, yan masaya doğru eğildim ve babamın simidiymiş gibi bir parça simit alıp ağzıma attım. Geç kalmıştım, ancak simitçiği çiğnerken “pardon bir parça simit alabilir miyim?” diyebildim; masadakilerin bana bakışları bir tuhaftı, aldırmadım. Ah inanmıyorum, biri bir bardak çay getirdi bana, ne kadar iyi bir insan, çayımı içtim ve kendime geldim, şimdi işbaşı yapabilirim artık. Hemen o kravatlı beylere yanaştım ve elimi uzatarak, “selam ben Taraf gazetesinden Hıdır Geviş, siz kimsiniz?” diyerek tek tek tokalaştım hepsiyle, ne yapayım, baktım başka türlü kimse kimseyi kimseyle tanıştırmıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.