Unutmuşsunuzdur, hatırlatayım. Geçen sefer terörist bir kuş, beni New York’un orta yerinde, güpegündüz, üstelik de herkesin gözü önünde kaçırmıştı. Nasıl mı olmuştu? Tam da New York şelalesinden atlarken olmuştu; havada beni yakalamış ve iri kanadının üzerine alarak güneşin battığı yöne doğru uçmuştu. O yazıyı hatırladınız değil mi?..
Neyse efendim, yolda giderken bu terörist kuşla bayağı bir samimi oldum. Meğer kendisi İranlı yazar Farîd ud-Dîn Attâr’ın bundan yaklaşık sekiz yüzyıl önce yazdığı Kuşlar Konferansı adlı kitabındaki şu ünlü yarı insan yarı kuş olan ölümsüz Simurg’muş. Bunu öğrenir öğrenmez “eyvah, kaçırıldım, rehine alındım” korkusunu hemencecik üzerimden atıverdim. Ne de olsa bu kuş ermiş bir kuştu, yüzyıllarca yaşamış, dünyanın bütün bilgisine sahip bir kuş. Yani bildiğiniz kuşlara hiç benzemiyor; O bir filozof, dolayısıyla zararsız...
Simurg, insanların onu geçmişte kalan bir efsane sandığını, oysa kendisinin bütün zamanlarda yaşayan bir varlık olduğunu anlattı bana. Yani geçmişte olduğu gibi bugün de var ve gelecekte de olacak... Her neyse, Simurg günümüzün sorunlarıyla da oldukça ilgili bir kuş. Örneğin medyaya ve gazetecilere fena halde takmış durumda. Onların hiçbir şeyi doğru dürüst görmediğini ve çetrefil olayları algılamakta zorluk çektiğini düşünüyor. Bu yaklaşımından dolayı Simurg’u biraz saf buldum, çünkü esasına bakılırsa, gazeteciler herşeyi herkesten daha iyi görüyor ama işlerine gelmediği için görmezden geliyor ya da gördüklerini zihinlerindeki çıkar aynalarından geçirip biçimini bozuyor, değiştiriyor ve ondan sonra halka yansıtıyorlar.
Peki, Simurg beni niye kaçırmış biliyor musunuz? Gazetecilere ders vermek için kaçırmış. Daha doğrusu onların gözünü açmak istemiş, bu nedenle beni bir numune olarak seçmiş. Düşünebiliyor musunuz, beni de o gazetecilerle bir tutuyor, kurunun yanında benim gibi yaşın da gözünü açmaya çalışıyor.
Peki, gözümü açmak için ne yapmayı planlıyor bu kuş? Beni çok ilginç bir tura çıkaracakmış; hadi çıkarsın bakalım, yaz da bitti ama... Fakaaaaat bu öyle bildik bir tur değilmiş. Geçmiş, bugün ve gelecek arasında gidip gelen fantastik bir gezi olacakmış. Benim dünyadaki farklı olaylara tanıklık etmemi sağlayacak, o olayları bizzat çıplak gözle görmem için çaba gösterecekmiş. Sırf şaka olsun diye sordum, “Bill Clinton ile sekreteri Monica’yı Oval Ofis’te oral seks yaparken de görebilecek miyiz?” Bu soru Simurg’u çok kızdırdı, “Siz Türkiyeli gazeteciler böylesiniz işte, aklınız fikriniz sekste”. Bu kez de ben sinirlendim, “Ne yani senin aklın firkin sadece türbelerde ve evliyalarda mı?” Hay Allah dilim şişseydi de bu lafı etmeseydim, intikamcı kuş, kanadını hafif eğdi, az kalsın yuvarlanıp aşağıya düşecektim.
Bu nasıl bir gezi anlayamadım, New York’tan çıkmıştık, gele gele yine New York’a geri geldik, acaba aynı yöne gidip dünyanın etrafında bir tur mu atmıştık? Hmmm, bir tuhaflık olmalı, bu New York, benim bildiğim New York’tan farklı. Örneğin Lexington Caddesi üzerinde uçarken, kenardaki Bloomberg binasını göremedim. Oysa bu bina 2005 yılından bu yana oradaydı. Yine bu caddede bırakın 2007 model arabaları, 2000 model araba bile geçmiyordu, gördüklerim 1960’lı 70’li yılların popüler markaları olan Chevrolet Corvette, Mercury Cougar, Dodge Charger, Ford Mustang’dı... Allah allah….
Dikkatimi bu kez insanlara veriyorum, aaaa, ‘İspanyol paça pantolonlar, eşekkulaklı gömlekler giyinenler çoğunlukta, erkeklerin saçları da uzun... Anlaşıldı, biz tarihin gerisine gitmişiz, yani zannedersem 60’ların sonu 70’lerin başındayız.
İleriden bağırış çağırış sesleri duyduk. Simurg o yöne uçmaya başladı, of!!! aşağıda bir milyona yakın insan toplanmış, gösteri yapıyor. İyice alçalmaya başladık. Göstericilerin ellerindeki pankartlardan anlıyorum ki Vietnam savaşını protesto ediyorlar. Hepsi de çok kızgın, itirazlarını dile getiriyor, yer yer de polisle çatışıyorlar. Amerikan hükümetinden hesap soruyor, bu haksız savaşı bitirmesi için baskı yapmaya çalışıyorlar.
“Aman Simurg, çok acıktım, iniş yapalım da bir şeyler yiyelim” diye rica ettim bizimkine. Bunun üzerine Union Meydanı’na yakın bir yerde, “Diner” denilen ve içinde ucuz ama lezzetli klasik Amerikan yiyeceklerinin satıldığı bir lokantanın kapısının önüne iniş yaptık. Simurg ölümsüz bir canlı olduğu için yemiyor içmiyor, dolayısıyla dışarıda beni bekleyeceğini söyledi.
Ağzında sigarasıyla masaların arasında gidip gelen garsonu beklerken, TV’ye bakıyorum. Gösterilerle ilgili görüntülü haberler var. Hatta bir ara tekerlekli sandalyeli ve koltuk değnekli Vietnam gazileri de görüntüye geliyor. Elleri havada slogan atıyorlar. İçlerinden biri madalyalarını söküp yere fırlatıyor ve diyor ki “işte insan öldürdüğüm için bana verilen rozetler”, bir diğeri ise “Umuyorum bir gün Vietnam’a geri gidebilir ve ülkelerini viraneye çevirdiğimiz o zavallı insanlara yardım ederim” diyor.
Yine TV’de Vietnam’a giderek düşman birliklerini ziyaret eden ünlü Hollywood yıldızı Jane Fonda’nın eski görüntüleri var. Bu görüntülerin ardından Michigan Üniversitesi’nde yüzlerce öğrenciye seslenerek yaptığı bir konuşma geliyor ekrana, “Eğer komünizmin ne olduğunu anlasaydınız dizlerinizin üzerine çöküp bir gün komünist olmak için dua ederdiniz.”
Televizyon birden karıncalanıyor, kendi kendime mırıldanıyorum, “Hıdırcığım, bu ülke çok karışık herkes sokaklara dökülmüş, çekip gitseniz iyi olur”.
Dalıyorum, düşünüyorum, aslında Simurg beni kaçırmakla hiç de fena etmemiş. Gözüm hakikatten açılıyor. Bazı noktaların ayırdına varıyor, bazı noktalar üzerine daha fazla düşünmeye başlıyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.