Kimseyi hor gördüğüm sanılmasın. Sadece söylemek istiyorum, söyleyeceğim de: Türkiye’deki erkekler, saçlarını taramaktan neredeyse kafa derilerini yüzüyorlar ama nedense vücutları konusunda aynı özeni göstermiyorlar. Allah ne verdiyse onunla idare ediyorlar: omuzları dar, kolları ince. Yaş biraz ilerleyince göbek de çıkıveriyor. Bu aşamadan sonra vücudun nasıl bir şekil aldığını siz benden daha iyi biliyorsunuz.
Ben kızların yerinde olsam, bir organizasyon kurar, bütün diğer kızlarla birlikte erkekleri veto ederdim, ta ki vücutlarına çeki düzen verene kadar. Dost-ahbapla sohbet ederek harcanan zamanın yüzde 10’unu koşarak harcasalar, vaziyetleri böyle olmayacak. Vurgulamakta yarar var; spor yaparak vücudunu geliştirme konusunda galiba genç kuşak gay erkekler daha gayretli ama onların da kızlara bir faydası yok.
Şimdi, ben ne haldeyim onu size söyleyeyim. Ağzımdan çıkanları duyunca diyeceksiniz ki “dinime küfreden bari Müslüman olsa”. Deyin bakalım… İki ay öncesine kadar, “Allah bağışlasın” dedirtecek ölçüde kocaman bir göbeğe sahiptim 1,5 yıl boyunca spora ara vermenin cezasıydı bu. Aslında omuzlarım, kollarım ve göğüs kafesim fena değildi ama göbek vardı işte..
Her şeyin farkındaydım, insan içine çıktığımda, eskiye oranla daha az kişi beni kesiyordu... Fakat bütün bu sosyal yan etkiler, göbek sorununa el koymam konusunda bende en ufak bir kıpırtıya yol açmadı. Fakat günün birinde, internette, Ahmet Altan’ın boydan çekilmiş bir resmini görünce her şey değişti. Çok açık saçık belliydi ki Ahmet Bey’de bir gram yağ, bir santim göbek yoktu. Allah allah, bu yaştaki insana bak, ben yaştaki insana bak… Onu öyle görünce kıskançlıktan burnumdan dumanlar çıkarmaya, ardından sağ ayağımla toprağı eşelemeye başladım. Nasıl oldu hatırlayamıyorum, kendimi bir anda New York Sports Clubs’da (NYSC) buldum, sanki oraya ışınlanmıştım.
Bu spor kulübünde, aylık 74 dolar ödemeyi kabul ettiğim 1 yıllık bir kontrata imza attım. Ayranım yok içmeye ama ne yapayım, ben de böyleyim işte, harcamaktan elimde üç kuruş birikmiyor, Böyle giderse sonum Cahide Sonku gibi olacak. O hiç değilse otel odasında ölmüştü, zannedersem ben sokakta öleceğim. Amaaaan ölürsem öleyim.
Benim katıldığım NYSC şubesi yeni açılmış. Her şey pırıl pırıl, yer geniş. Her koşu, yürüme ve merdiven bandına bağlı kişiye özel küçük televizyon ekranları var, koşarken kulaklığınızı takıp istediğiniz kanalı izliyorsunuz. Benim umurumda değil gerçi, çünkü ben bu aletleri kullanmıyorum, daha çok ağırlık kaldırıyorum, bazen saunaya girip ter atıyorum.13 sokak ötede yer alan bu spor salonuna gitmek için koşuyorum. Eve dönüşte yürüyorum.
Eee sıkı çalışmamın karşılığını iki ay sonra aldım. Göbek neredeyse kayboldu, bunun üzerine Kadir bana önünde Batman amblemi olan daracık bir tişört hediye etti. Ben de yeni tişörtümü göbeksiz vücuduma geçirip, hemen bir vapur gezisi partisine katıldım, kendimi dosta düşmana göstermeliydim.
Arkadan çarklı, eski ama şirin bir buharlı nehir vapuruyla yapacaktık bu geziyi. Vapurumuz Chelsea’deki iskeleden kalkacak, Manhattan’ın güney burnunu, yani Financial District denilen kısmı dolaşıp, Ellis adasının önünden, Doğu nehrine geçecekti.
Ahhh ahhh. Bir zamanların en gözde, en güvenilir, en romantik ve en hızlı yolcu taşıma aracı olan vapurlardan geriye kala kala, turistik gezi amaçlı kullanılan bir kaç vapur kalmış. Oysa eskiden bu nehirlerin üzerinden vızır vızır yolcu vapurları geçermiş. Hele 1861’de hizmete giren The Mary Powell adlı bir vapur varmış ki görenleri kendine âşık edermiş. O’na Hudson nehrinin kraliçesi derlermiş. O güne kadarki buharlıların en sükselisi, en şıkı, en hızlısıymış.
Bu kraliçe, tam 55 yıl boyunca Hudson üzerinde fing atıp durmus.
New York’ta nehir üzerinde ilk buharlı gemi ile yolcu taşıma işi 1807’de başlıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.