Geçen haftalarda yine bir gece İsrail Konsolosluğu civarında yapılan protesto gösterisindeydim. Çoğunluğu erkeklerden oluşan esas kalabalık, ses düzeninin ve sahnenin yakınında bulunduğundan nispeten daha tenha bir yerlerde duruyordum. Ancak birden önümden geçen birkaç kişinin sahnenin o tarafa doğru taşıdığı pankart dikkatimi çekti. Beyaz zemin üzerine siyah harflerle yazılmış bir alıntı vardı ama gözümün esas takıldığı yer, daha pankartı tam açmamış oldukları için sağ alt köşede görebildiğim “Hitler” kelimesiydi. Kısa bir şokun ardından büyük bir öfke hissettim ve “Bismillah” diyerek girmeye çekindiğim kalabalığın içine daldım. Herkesten birer birer müsaade isteyerek ilerlediğimden, ben sahnenin oraya varana dek pankart birkaç dakika açık tutulabilmişti. Nihayet sorumlu arkadaşlardan birini uyarmayı ve daha önce fark etmediklerini düşündüğüm pankartı indirtmeyi başardım. Yaşadığım bu hadise bile İsrail her zulmettiğinde antisemitizmi hatırlamamızın boş yere olmadığını görmeye yeterlidir.
Ancak bu tartışmalar ve uyarılar boyunca sözün bir şekilde defaatle İslâm’a ve hatta Müslümanların kaçınılmaz olarak antisemitist olduklarını iddia etmeye kadar gelmesi de ıstırap verici. İslâm, ne semavi din mensuplarının dinini yaşamasını engeller ne de herhangi bir dine veya etnisiteye mensup diye insanlara zulmedilmesine izin verir. Kur’an’da “Ben-i İsrail” diye geçen halkın Yahudi olduğu doğrudur ancak Hz. Musa da Yahudidir. Demek ki “Ben-i İsrail” diye işaret edilmeye çalışılan bir din veya etnisite değil, ısrarla hakkı inkâr etmek ve güce tapmak gibi hususiyetleri beraberinde getiren davranış biçiminin kendisidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.