“Kendine Müslüman” menfi bir tavır alışa işaret etmesine rağmen bir ölçüye kadar benim hoşuma giden bir deyimdir. Zira bu deyimle “Müslüman” kelimesine –kendi hakkı da olsa- “hak olanı savunan” anlamı yükleniyor. Güzide memleketimde Müslümanlıktan anlaşılan sadece namaz kılıp, oruç tutmak gibi belli ibadetlerden mülhem bir yaşam biçimi olunca, “dert” edinilmesi gerekenin sırf bu olmadığını bilen bir Müslüman için sanırım yan anlam olarak da olsa “hak olanı savunan” vurgusu avunulacak bir teselli haline geliyor. Hâlbuki bu topraklarda, sanıldığı kadar da uzun olmayan bir zaman önce “hakperestlik” diye bir mefhum mevcuttu. Buna göre “hak”, hak(ikat) olduğu için, yani kendisini bütün keyfî mülahazalardan temyiz edebildiği için, hakperest olanın şahsî menfaatini ön plana koyarak hareket etmesi mümkün değildi. Günümüzde ise, adına modernite dediğimiz baş döndürücü bir tahakküm sürecinin icbar ettiği söylemsel düzene uygun olarak kendi payına düşen kimlik kategorisini sahiplenen ve yalnız kendi hakkının peşine düşen, sadece kendi hakkı için mücadele veren bir duruş maalesef oldukça yaygın. Fakat kadim geleneklerimizden yadigâr kolektif bilincimiz sayesinde biz biliyoruz ki insan, kimlik kategorilerinin toplamından çok daha fazlasıdır ve “hak” olan bu kimlik kategorilerinin hepsinden çok daha kıymetlidir.
Türkiye’de devlet tarafından işletilen ve vatandaşların da beklentilere uygun olarak çoğunlukla içselleştirdiği çok parçalı bir siyaset algısı var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.