
Geçtiğimiz hafta İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı ya da sizin sıklıkla duyduğunuz kısaltmasıyla İHH’nın sadece kadın gazetecilere yönelik olarak düzenlediği basın toplantısındaydım. Hayatımda ilk defa bir basın toplantısını takip ederken gözyaşlarıma hâkim olamadım. Gözyaşlarımıza “hâkim olma”mız gerektiğine de pek inanmam zaten.
Toplantı sırasında Mavi Marmara’nın ülke çapında yarattığı etkiden, uluslararası alandaki yansımalarından, İsrail’in özür dilemeye bile yanaşmayan pişkinliğinden konuşulurken söz birden 19 yaşında şehit olan Furkan Doğan’a geldi. Önce tam karşımda oturan Yeni Akit’ten Sibel Eraslan (pek çoğumuzun Sibel Abla’sı) hıçkırıklara boğuldu, ardından ben... Tüm salon kadın gazetecilerle dolu olunca başlar tek tek öne eğildi, peçeteler arandı, bir yandan not almaya çalışılırken diğer yandan gözler silindi.
Furkan’ın yiğit göğsünü iki kurşunla delmek yetmemişti zalim İsrail askerlerine; yakın mesafeden de alnına tam dört kurşun sıkmışlardı... Hâlbuki Furkan’ın o sırada reji odasındaki görevini yapıyor olması gerekiyordu ama o yukarıda katliam olduğu haberini alır almaz tereddüt etmeden üst kata fırlamıştı. Ruhunu teslim etmeye hazırlanırken sorduğu “Abi, şehit olurum, değil mi” sorusu aslında Mavi Marmara’nın hepimizin omzuna yüklediği ağırlığı ortaya koyuyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.