2004 yılında, Türk bir arkadaşımla Olimpiyat Oyunları’nı izlemek üzere Atina’yı ziyaret ettik. Onun ilk Atina ziyaretiydi. Olimpiyat Oyunları’ndan ziyade arkadaşım başka bir duruma hayran kaldı: “Atina kafeleri her zaman, gece gündüz, nasıl dolu olabilir? Bu insanlar çalışmaz mı hiç? Bu gençlerin işi, dersi yok mu? Bu ekonomi nasıl çalışıyor, anlayamıyorum.” Sanki Yunan toplumu mutluluk sırrını bulmuş oldu. “Bunu Yunanlıları kötülemek niyetinde söylemiyorum, aslında onları imreniyorum” diye gülümsüyordu. Birkaç sene sonra bu “Yunan mucizenin” sonuna gelindi. Kamu borçlarıyla beslenen Yunan ekonomisi küresel kriz baskısı altında balon gibi patladı. Fakat bu “tembel Yunan” hikâyesi belki krizin en çarpıcı imajlarından biri oldu. Alman popüler gazetelerinde, özellikle Bild gazetesinde, bu imaj hâkim oldu: “Yunanlılar bizim paramızı eğlenip yiyor, biz ise onların tembelliklerini desteklemek için çalışıyoruz.” İngiltere’de ise, Channel 4’da birkaç hafta önce yeni bir “reality show” başlamış. Konusu “Yunan gibi yaşamak”. “Yunan gibi” yaşamanın kaçınılmaz bir tarafı tembelliktir veya “çalışmaktan kaçmaktır”.
Bu imaj ne kadar gerçekçidir? Bütün karikatürleştirilmiş milli stereotipler gibi o da gerçekten uzak duruyor. Fakat yanlış olsa bile, bize birçok şey öğretebilir. Hangi şartlar altında bir milli imaj geliştirilebilir ve toplumun hangi kısımları onun inşaatına katkıda bulunur? “Tembel Yunan” imajı “bir türlü entegre olmayan Almanya Türk’ü” imajıyla karşılaştırılabilir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.