Kristof Kolomb bugünkü Küba topraklarına ilk ayak bastığında “gözün görebileceği en güzel toprak parçası” diye not etmiş günlüğüne. Küba’nın eşsiz doğasını gidip gören şanslı insanlardan değilim ama Mikhail Kalatozov’un yönettiği
Soy Cuba yani
Ben Küba’yım sadece Küba sokaklarında dolaşmakla kalmıyor devrime giden yolda nasıl bir süreç yaşandığını dört ana epizot üzerinden anlatıyor.
!f İstanbul’da Altyazı işbirliğiyle kült filmler kapsamında gösterilen
Soy Cuba insanda derin izler bırakan ve unutulmayacak filmlerden biriydi. !f İstanbul kapsamında çokça film görememiş olmama rağmen gördüklerim içerisinde en akılda kalan ve etkileyici olan şüphesiz ki
Soy Cuba yani
Ben Küba’yım’dı. Film dört ayrı epizottan oluşuyor. Her karakter kendi sınıfını temsil ederek alıyor yerini; bir fahişe, bir çiftçi, bir köylü ve bir öğrenci. İlk bölümde fahişelik yapmak zorunda olan Maria’nın hikâyesiyle karşılaşıyoruz. Eğlendirmek zorunda olduğu Amerikalılar var, onlara göre Küba sadece kumarhane ve eğlence mekânlarından ibaret, öyle ki gerçek yoksullukla karşılaşınca ne yapacaklarını şaşırıyorlar.
Sonrasında Yaşlı Petro’nun şekerkamışı tarlası var. Tarlasıyla konuşuyor Petro, “Büyüyün,” diyor tohumlara “kendim için değil evlatlarım için, önceleri en korkunç şeyin ölüm olacağını düşünüyordum ama hayatın kendisi daha da korkunç” diye söyleniyor tarlasına.
Yazının devamını okumak için tıklayın.