Baharın bir şehre filmlerle gelmesi her sinemasever için çok heyecan verici. Salonlar dolup dolup taşarken insanlar ellerinde festival kitapçıklarıyla, İstiklal Caddesi’ni arşınlıyorlar. Her ne kadar Nişantaşı ve Kadıköy’de de festival sürse de ana mekân, merkez her yıl olduğu gibi bu yıl da Beyoğlu.
Festivali ilk takip etmeye başladığım yıllarda filmleri seçer, Emek Sineması’na denk gelmişse ayrı bir sevinirdim. Çünkü salonu, havası, ambiyansı o kadar kendine özgüydü ki, insan kendini bir festivalde hissediyordu gerçekten. Kapı önü, koltuklar, kadife perde, eskiden takıcıların da konuşlandığı bu sokakla bütünleşmiş gibiydi. Emek Sineması’yla sadece festival değil, Beyoğlu da ayrı bir güzeldi. Bir şehri şehir yapan en önemli unsurlardan biri de sinema salonlarıdır. Alkazar’ı yakın dönemde kaybettik zaten, üzerine bir de Emek Sineması, akıl alır gibi değil.
Sinemaları, filmleri, alışveriş merkezlerine hapsediyoruz, böylelikle ne oluyor alışverişini yapan, çocuğunu birkaç oyuncağa bindiren, bir yerde oturup yemek yiyen seyirci hadi bir de sinemaya gidelim diyerek etrafındaki afişlere bakıyor, kafasına göre artık ne uygunsa seyrediveriyor. Oysa bir sinema salonu için hazırlanmalı seyirci, mesela Emek’e gidilecekse hangi filmler oynuyor bakmalı, saatleri ayarlanmalı, evinden çıkarken seyredeceği film için heyecanlanmalı belki de.
Yazının devamını okumak için tıklayın.