Askerin ve PKK’nın aynı zamanda gözden düşmesi tesadüf değil. Eş zamanlı güçlendiler; biri diğerini besledi, diğeri öbürünü büyüttü, palazlandırdı. Birinin güçlenmesi diğerini zayıflatmadı, diğerinin büyümesi de öbürünü küçültmedi. 25 yıldır Türkiye’yi esir alan bu kısırdöngünün bir türlü sonuçlanmaması bundan.
Tahterevallinin bir ucunda ordu, diğerinde PKK, Kürt sorunu gibi sınırsız bir enerji kaynağından aldıkları güçle, elde ettikleri iktidarı bir elli yıl daha koruma derdindeydi. Ta ki siviller devreye girene kadar.
İyi de asker hangi arada bu kadar güçlenmişti?
Yoksa hep böyle güçlü müydü?
Bence her zaman böyle güçlü değildi.
12 Eylül darbesi bile askere sürekli bir iktidar olanağı sağlamamıştı.
Turgut Özal, 1987’de Genelkurmay Başkanlığı için davetiye bile bastıran Orgeneral Necdet Öztorun ve Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ’u görevden aldığında gerekçesini şöyle açıklamıştı: “Bu şartlarda arkadaşı (KK Komutanı Öztorun) Genelkurmay Başkanı yapamayız. Yaparsak biz onun emrine gireriz.”
1987’ye gelindiğinde darbe hızını ve etkisini yitirmeye başlamıştı.
Aynı günlerde Güneydoğu’da hızla yayılan PKK eylemleri askere yeniden ama bu kez sınırsız bir iktidar imkânı sundu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.