Üyelik yolunda AB ile yakınlaşmamızı sağlayacak ve uygulanabilmesi halinde Türkiye’nin demokratikleşmesinde önemli adımları oluşturacak neredeyse 400 sayfalık Ulusal Program (UP) geçen ağustos ayı ortalarında kamuoyu ile paylaşıldı. Dışişleri Bakanı Ali Babacan, önceki gün ziyaret ettiği Brüksel’de, Avrupalı muhataplarına programla ilgili ayrıntı verdi. Ancak muhataplarının programın eksileri ve artıları konusunda kendisine ne gibi görüş aktardıklarını henüz bilmiyorum.
Ama Ankara’daki AB üyesi ülke diplomatlarıyla görüştüğümüzde, UP’ın özellikle Siyasi Kriterler bölümüyle ilgili ciddi sıkıntılar olduğunu dile getiriyorlar. Bu sıkıntıların genel hatlarıyla; Türkiye’nin demokratikleşmenin temelini oluşturan insan hakları, yargı reformu ve asker-sivil ilişikleri gibi konularda Ankara’nın yuvarlak ve genel ifadeler kullanması ve bu alanlarda yapılacak reformlar konusunda herhangi bir takvim vermemiş olmasından kaynaklandığı belirtiliyor.
Ekonomik alanda ise UP’ın, AB’ye uyum için yapılacak yasal değişiklikleri ve ne zaman hayata geçebilecekleri gibi ayrıntıları tablolar halinde sıraladığına dikkat çekiyor Batılı diplomatlar.
Oysaki en ideali, UP’da siyasi kriterler başlığı altında yer alan ve yapılacağı bildirilen reformların da somut yasal düzenlemeleri ve ne zaman bitirilecekleri konularında takvim içermeleri gerekiyor.
Ne var ki UP da, örneğin, yolsuzlukla mücadele kapsamında Siyasi Etik Komisyonu’nun kurulmasıyla ilgili yasa taslağının en kısa zamanda yasalaştırılacağı belirtilirken bu işlemin gerçekleşeceği olası tarih belirtilmiyor.
Aynı şekilde, siyasi iradenin belirleyeceği politikalar çerçevesinde hukukun üstünlüğü, insan hakları ve özgürlükleri kapsamında iç güvenlik hizmetlerinin profesyonel ve uzmanlaşmış yasa koruyucular tarafından gerçekleştirileceği belirtiliyor ama bu amaçla bir yasanın hazır olup olmadığı ve hazırsa ne zaman yasalaşacağı belirtilmiyor.
Keza, UP siyasi kriterler bölümünde, Türk demokrasisinin gelişmesinde önemli bir engel olan askerin siyasete karışmasını önleyici yeni yasal düzenlemelerden bahsedilmezken askerî mallar ve askerî harcamaların parlamento tarafından denetimi –denetimsizliği de diyebiliriz- konusunda bilinenler tekrar ediliyor.
Bu arada belirtelim... Parlamento adına devlete ait askerî malların denetimini yapmak isteyen Sayıştay yetkililerinin de görevlerini yapmak üzere bir askerî binaya girişleri engelleniyor.
Hükümetin, demokratikleşmenin olmazsa olmaz unsurlarını oluşturan UP’ın Siyasi Kriterler bölümünde AB’ye uyumu öngören unsurları belirsiz bırakmasında temel etkenin, Türkiye’de başta anayasanın değiştirilmesi olmak üzere reformlar konusunda yüksek oranlarda uzlaşının bulunmayışı olduğunu söylersek yanılmayız.
Yaklaşan yerel seçimler de, iktidarın, oy kaybettirme potansiyeli taşıyan insan hakları ve sivil-asker ilişkilerinin demokratik çizgiye çekilmesi gibi alanlarda takvim vermesi ve kesin taahhütlerde bulunmasında çekingen davranmasına yol açmış olabilir.
Bir son not... AK Parti iktidarının, içerideki onca sancılı gelişmelere karşın dış politika konularında attığı adımlar, uygulamada hayat bulan girişimler olarak görülüp AB tarafından olumlu ve önemli bir gelişme olarak nitelendiriliyor.
***
DÜZELTME
10 Eylül tarihli Taraf gazetesinde yer alan “ABD Karadeniz için Türkiye’den müzakere talep edecek” başlıklı köşemin, “Bu arada anımsatmakta yarar var...” diye başlayan 14’ncü paragrafında bir hata yapmışım. Bu cümleden devamla, “1990’lı yılların başında sona eren Soğuk Savaş döneminde Türkiye, Amerikan savaş gemilerinin Boğazlar üzerinden, örneğin, Lübnan’a geçişlerine izin vermedi” diyorum. Kanada’da öğrenim gören bir okuyucum da haklı olarak, “Boğazlar ve Lübnan ne alaka?” diye sormuş.
Doğru bilgi vermek gerekirse, 1980’li yılların ortalarında, Soğuk Savaş döneminde, örneğin, Türkiye, Lübnan’da konuşlanmak isteyen Amerikan güçlerinin İncirlik’i lojistik destek amacıyla kullanmalarına, harekâtın NATO alanının dışına çıktığı gerekçesiyle izin vermemişti. Soğuk Savaş sonrası ise NATO’nun alan dışı operasyonlara da girişmesiyle birlikte Ankara, yakın müttefiki Washington’un, Boğazlar dahil Türkiye’nin hükümranlığındaki suları ve üsleri gerektiğinde kullanmasına sıcak bakmaya başladı.