
“En azından sanat konusunda, bir noktayı belirleyelim: Batı sanatının hâkim düşüncesi temsil (mimesis) idi. Temsil (mimesis), bu sistemde, dıştaki kavranabilir gerçekliği, yani doğayı, taklit yoluyla başka bir yerde, başka bir yüzeyde kurma, bu gerçekliği tekrar tanınabilecek bir şekilde sunma edimiydi. Bu edim, ilk önce kendi içinde dönüşüme uğrayarak işlem alanına dış gerçeklikten sonra iç gerçekliği, bir başka deyişle insanı oluşturan doğadan ziyade insanın kendine kurduğu doğayı, ruhun derinliklerini (o on dokuzuncu yüzyılda bir anda keşfediliveren bilinçaltını), kısacası birey denen öznenin duygu dünyasını, doğasını kattı. Bu ikinci doğa, belki de her zaman, her resimde vardı, ama önde değildi, resmin bir ögesiydi yalnızca, konusu değildi. Ve bu, Cézanne’dan itibaren, giderek, sanatın başat konusu, hatta ta kendisi olmaya başladı.
Oysa bu oldukça bireysel, özel, mahrem olan doğanın temsili, yani yeniden gerçeklik olarak kurulması, böylelikle de tanınsın diye insanlara sunulması bir iletişim sorunu doğurdu. Bu işlemde, yeniden kurulan bu gerçekliğin ögeleri, paylaşılan, üstünde anlaşmaya varılmış işaretler değildi. Bu eserlerin temsil ettikleri tanınamıyor, çözülemiyor (en genel geçer eleştiri nidası değil midir “hiçbir şey anlaşılmıyor!”), ama seyrediliyor, seyredildikçe de hayranlık uyandırıyordu. Bu işaretler bir dil oluşturmuş, herkes bu dili kendine göre anlamıştı: Yapan kadar bakanın da özgürlüğü öne çıktı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.