
Orhan Pamuk’un romanlarının sonları, son bir-iki paragrafı gayet eğlencelidir... Benim Adım Kırmızı, Kara ile Şeküre’nin artık Orhan ile Şevket’i her öğleden sonraları bahçeye oynamaya gönderip odaya kapanmaları ile bitecek iken, araya, Ranoğlu Nâzım diye bir şair girer. Masumiyet Müzesi’nde de durduk yerde bir Mimar İhsan çıkar karşımıza (aslında “Uzun” İhsan da olabilirdi tabii, ama o zaman, bir başka romancının, İhsan Oktay Anar’ın kaleminden çıkması gerekirdi). Tabii ki, bildiniz: Ranoğlu, Nâzım Hikmet’dir; Mimar İhsan da, İhsan Bilgin. İhsan Bilgin, mimardır tabii ve tabii, uzun boyludur; hatta Orhan Pamuk’un mimarıdır: Pamuk, Çukurcuma’da hâlâ açılmayı bekleyen Masumiyet Müzesi’ni ona emanet etmişti yıllar önce; o da binanın dış duvarlarını koruyup, içini alıvermişti. İçi alınan bina, yıllardır açılacağı günü beklemekte.
Ama bizim için “Mimar Uzun İhsan” başlangıçta “mimar” bile değildi. Daha doğrusu, mimar olduğunu bilmiyorduk. Ne diye biliyorduk İhsan Bilgin’i? Mimarlık ve kent ile ilgili meselelere inanılmaz derecede hâkim bir denemeci, bir tür sınır-aşan bir düşünür, sınır-ötesi bir kuramcı, sınırlararası bir bağdaştırıcı, sınırlarını iyi bilen bir uzman... idi bizim için. Biz bu zehaba nerede kapılmıştık? Şöyle söyleyeyim: Başlangıçta Akıntıya Karşı diye bir dergi vardı; bu dergi kısa zaman içerisinde kendisini Defter dergisine tercüme etti. Metis Yayınları’nın, yani Müge Gürsoy ve Semih Sökmen’in özverili kararlılığı, Orhan Koçak, Nurdan Gürbilek, Bülent Somay ve İhsan Bilgin (ve adını unuttuğum varsa, özür dilerim) gibi isimlerden oluşan yazı kurulu ile Defter, 1980’lerin sonu ve 1990’lar için paha biçilemez bir “okul” haline geldi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.