
Umberto Eco’nun güzel bir lafı vardı. Diyordu ki, Antikçağ’dan günümüze kalmış eserler, büyük ihtimalle o dönemde çok büyük bir yaygınlığa kavuşmuş, okunmuş, seyredilmiş, üstüne konuşulmuş, kısaca haklarında kamusal bir onay oluşmuş eserlerdir. Şunu da ekliyordu: Büyük ihtimalle, o dönemlerde dolaşımda olan, en az bizim şimdi bildiğimiz eserler kadar iyi, ama unutulmuş, kaybolmuş eserler de vardı. Bunların bize ulaşmamış olması, onların hiç olmamış olmalarını, kötü olmalarını gerektirmez. Bildiğimiz, sadece bunların bilgisine sahip olmayışımız olmalıdır, diyordu.
Bu önerme, açıkçası, Ortaçağ’da doruk noktasına ulaşmış olan nominalizm tartışmasının bir versiyonu olmalı. Nominalistlere göre, şeyler, isimleri olduğu için vardır. Onlara isim konulmuş olmasaydı, şeyler de olmazlardı. Bu kurama göre, örneğin, dünya, “dünya” ismi olduğu için, daha doğrusu, bu ismi koyan insanlar olduğu için vardır. Bu isim olmasaydı, ya da bu ismi koyan ve bu isimle “şeyleri” anlamaya çalışanlar olmasaydı, o gerçeklik olmazdı. Olsa bile bunu bilemezdik, çünkü o şeyi algılayan, isimlendiren birileri olmazdı. Fazlasıyla kaba ve basit bir deyişle, evren, onu algılayan, isimlendiren bir bilinç olmadıkça, yoktur.
Tekrar Eco’ya dönersek, şunu diyebiliriz: İyi, güzel ve doğru olarak bildiğimiz şeyler, nihayetinde belirli bir bağlamda üretilip yaygınlığa kavuşmuş, bir anlamda “seçilmiş”, kalmış, hafızada yer etmiş ve aktarılmış şeylerdir. Ancak, bu önermenin devamı da şu olmalıdır: Bu bildik eserler dışında kalmış, bilmediğimiz, bilgisine sahip olmadığımız kimi eserler de en az bunlar kadar iyi, güzel ve doğru olabilirler. Tabii, bu önermeler üzerinden yürürsek, şunlar da söylenmeli: Bir zamanlar iyi, güzel ve doğru olarak görülüp bize kadar bu değer yargısıyla ulaşmış eserler illa iyi, güzel ve doğru olmak zorunda değiller.
Yazının devamını okumak için tıklayın.