Başbakan’ın görüşmeye gittiği ABD Başkanı Obama, geçtiğimiz hafta Afgan işgaline 30 bin asker daha yollayacağını ilan etti. Bazı ülkeler askerî destek vereceklerini de açıkladılar.
Erdoğan ise pazarlıklar başlamadan, muharip asker gönderme konusundaki temkinli tavrını belli ederek Türkiye’nin daha fazla ne yapabileceğini söyledi: “Afgan ordusuna eğitim verebiliriz.”
“Türkiye eğer Afganistan konusunda esnek davranırsa, Ermenistan, Kıbrıs, İran gibi meselelerdeki tutumu daha kabul edilebilir olacaktır” şeklindeki imalar ve uyarılar bu görüşme öncesi hızla devam etti.
Ermenistan’la Kıbrıs’la sorunlarımızı çözme aşamasındayken yeni kanlar dökerek ve işgale ortak olarak mı dünya siyasetine katkıda bulunacağız?
Aklı başında, vicdanı hür bir dünya vatandaşı, Amerika gibi bir devletin dünya halklarına ve işgal altındaki bölgelere yapacağı en büyük katkının mesela Afganistan gibi bir ülkenin topraklarından tamamen çekilmek olduğunu bilir.
Bilir ama bu işi devlet pazarlıklarının diplomatik diline havale eder. Tek başına bir kişi ne yapabilir ki diye düşünür çünkü. Büyük güçler de bireylerin bu çaresizliğini ideolojik bir sosla örterek tahakküm ve sömürünün içselleştirilmesine, meşrulaştırılmasına yol açıyor.
Nihayetinde ABD gibi güçlü devletler insanlığa bir katkıda bulunmayı değil, iktidarı elinde bulundurmayı, halkları kontrol ederek yönlendirmeyi tercih ediyor. Zaten bu tür işgallere borçlular ‘büyük güç’ olarak kalmayı.
Sekiz yıldır süren işgal ve yıkım yüzünden insanlık dramının yaşandığı Afganistan’a asker göndermeye karşı çıkan ve oradaki askerlerin geri çağrılmasını isteyen Küresel BAK, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının da katılımıyla dün Başbakan’ın Obama’yla görüşeceği saatlerde bir basın açıklaması yaptı.
Buna katılacağımı duyan arkadaşım, oraya silah kullanmak üzere asker yollamayacağımızı Başbakan zaten belirtmişti, Cumhurbaşkanı da ima etmişti diyerek, böyle bir açıklamayı pek anlamlı bulmadığını söyledi.
İşgallerin bazı ‘ilkel’ halkların yok edilmesi için gerekli bulunduğu ve masumların kanıyla borç kapatıldığı bir dünya sisteminde, egemenlerin organize dilinin meşruiyetini sorgulayan her tür vicdani sesin çıkarılmasını bir insanlık borcu olduğunu düşünüyorum.
Bu yüzden siyaseten Obama ile pazarlıklarda Türkiye’nin elini zayıflatacak gibi duran bu tür eylemlerin düzenlenmesini toplumsal bilinç adına çok gerekli buluyorum.
Irak’ta bir milyon sivil hayatını kaybetti. Afganistan’da köylüler hâlâ yanlışlıkla vuruluyor. Pakistan’da ise gün geçmiyor ki bir saldırı haberi duyulmasın. Daha birkaç gün önce Ravalpindi kentindeki bir camiye Cuma namazı sırasında silahlı saldırı düzenlendi. En az 40 kişinin öldüğü, 40’tan fazla kişinin de yaralandığı söyleniyor.
Bugün eğer İsviçre gibi ‘medeni’ bir ülkede ayrımcılık siyaseti güdenler, propagandalarında minareleri füzeye benzetiyorlarsa, tesettürlü kadınları yok edilmesi gereken karanlık yaratıklar olarak imgelemimize yerleştirmeye çalışıyorlarsa: Bunu büyük ölçüde ABD’nin İslâm coğrafyasına olan ‘yüksek ilgisi’ne borçluyuz.
ABD’nin Afganistan ve Pakistan’a karşı yürüttüğü tahakküm siyaseti, Taliban’ın bu bölgelerdeki direnişini doğal olarak güçlendiriyor. Buna bir de Filistin’de devam eden çözümsüzlüğü ekleyin.
Buralarda işgal ve çözümsüzlük sürdükçe El Kaide gibi örgütlere mal edilen irili ufaklı saldırıların sonu gelmeyeceği gibi, Batı’da İslâm’ın birtakım saptırılmış sembollerle düşmanlaştırılması daha da yaygınlaşacaktır. İsviçre tarzı referandumlar başka ülkelere de sıçrayacaktır.
Afganistan’a muharip asker yollamayacaksak bile, devletimizin komşularıyla olan açılımlarının (sıfır sorun siyasetinin) masumların kanı üzerinden pazarlık unsuru haline getirilmesine karşı çıkmalıyız.
Türkiye’ye ‘asker konusunda esnek davranın’ telkininde bulunanların vicdanında tüm bunların bir karşılığı yok belki. Ama asker konusunda ‘esnek davranmadan da’ barışa katkı sunmanın karşılığı vicdanlarda hâlâ var.
|