İstanbul’a gözlerimi açtığımda altmışlı yıllardı. Gönüllü ve zorunlu göçmenleriyle birlikte bin bir yaşam tarzını içine alacak bu şehirde, modernleşmenin kalbinin her daim attığı bir semtte doğmuştum. Çocukluğumdan beri avlusundan geçtiğim camideki ulu çınarların gölgeliklerinin beni her zaman çağırdığı, bastığım her kareye hangi taşların, hangi boruların döşendiğini, kaç kez asfaltlandığını saymadan bildiğim Teşvikiye’nin farklı mahallelerinde oturuyorum halen.
Hayatın merkezi benim için tüm sokakların çıktığı camidir. Cami avlusuna bakan bir evde geçen ilk yıllarımdan beri hiç değişmez bir gerçektir bu. Dünya, bu avlunun gerisinden akıp giden caddeden başlardı çocukken.
Lüks cadde oldu orası giderek. Sonra herkes bizim semte gelmeye başladı. Geldiğiniz yere kendinizle birlikte bambaşka bir iç dünya, bambaşka bir gelenek de getirirsiniz. Böylelikle kentle birlikte dönüşürken elinizdeki malzemeniz daha zengin olur.
Etrafımdakilerin çoğu kişisel hicretlerini gerçekleştirmiş ve uzaklardan buraya gelerek hayat kurmuştu. Başka bir yeri ‘kendine ait’ kılma serüveni insanı yetişkin kılar. Bense aynı yerde kalmakla gelen ‘başkalaşma serüveni’mi dillendirecektim sonradan. Bir başka olgunlaşma biçimidir. Bu yolculukta.
Cami avlusu diyordum. Onun öte yanındaki lüks cadde giderek kapitalist oldu, ardından küresel: Yasadışı profesyonellerini, çağdaş görünümlü zorbalarını, enternasyonal hokkabazlarını hep içeride gizleyerek... Rağbet gören, göz önünde olan bir cadde oldu. Neredeyse ‘ana akım’ cadde!
Bense gidenlere el sallamanın, gelenleri karşılamanın ve hep aynı yerde kök salmanın insana farklı dünya tasavvurları kazandırdığını fark ediyordum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.