1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 05:54
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  
Leyla İpekçi SAATLER 08.01.2010
Leyla İpekçi
Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet
Yazdır
Yazıyı Paylaş:
Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet Leyla İpekçi - Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet
Leyla İpekçi köşe yazılarını web sitenize ekleyin
KCK tutuklamaları kapsamında, o utanç fotoğrafında elleri kelepçelenenlerden biriyle, yıllar önce Diyarbakır’da tanıştığımda, ondan duymuştum ilk kez: Güneydoğu kökenli askerlerin yine Güneydoğu’da askerlik yaptıklarında ailelerinin yaşadığı dramın ayrıntılarını. Dağa kendi seçimiyle çıkmış bir kardeşle, orduya katılmak zorunda olan bir diğer kardeşin birbirini silahla ‘etkisiz hale getirme’ serüveni ailelerinin acısını katmerliyordu.

Sonraki yıllarda bölgeye çeşitli vesilelerle gidip gelirken, bir keresinde, üç hafta kadar en ücra bölgelere dek gezme fırsatı buldum. Hayır, bir gazeteci gibi soru sormadım kimseye. Bir oryantalist gibi bakmadım taşa, toprağa. Yalnızca hayata karıştım. Uçakla seyahat etmiyordum. Acelem yoktu.

Durdum. Sustum. Ve en çok da 11 ile 14 yaş arası çocuklarla birlikte dolaştım. Onlarla arkadaşlık ettim. Bu çocuklar, evet, taş atma yaşına çoktan erişmişlerdi. Hırsızlık yapmaya, çetelere karışmaya ve şiddet yanlıları tarafından kullanılmaya da başlamışlardı. Ama ‘buradaydılar,’ en azından...

Yol uzundu, boz topraklar, taş ve rüzgâr vardı alabildiğine. Kimi kalmak istiyordu. Kimi gitmek. Bazıları için dağdı bu gitmenin istikameti. Bazıları içinse büyük şehir. Hemen hepsinde mahcubiyet vardı. Aileleriyle birlikte maruz kaldıkları (ya da onların aktardığı) haksızlıkları ifade etmelerini engelliyordu bu mahcubiyet.

Bazılarında hakarete uğramaktan, itilip kakılmaktan, yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan bir bilinç gelişiyordu. Bir genetik miras. Bazılarına ise mazlumiyetin aktarımı giderek bir mağrurluk, bir gurur olarak yansıyordu.

Fakat hemen hepsinde çok içselleştirilmiş bir korku vardı. Belki bu noktada oryantalist bakışım devreye girmiş olabilir: Dönememek korkusuydu onlarda gördüğüm...

***

Günler
geçtikçe ve çocukların kendi aralarındaki şiddet dilinin yoğunluğuna tanıklık ettikçe, bir şeyin daha farkına varacaktım. Dağdaki büyüklerinin gücü, sahip oldukları silahtan gelmiyordu. Bu çocukların nezdinde, asıl kudret, silahlı güçlere karşı meydan okuyabilmekten kaynaklanıyordu.

Şiddet tutkusu değildi bu, şiddetin meşrulaştığı bir aidiyet kavramı bile değildi. Daha ziyade bir varolma imkânıydı. Bu, öylesine somut bir gerçeklikti ki, bu çocuklar için şiddet, ilk dağa çıkan büyükleri gibi bir ideoloji kılıfına da bürünmeyecek gibiydi.

Şiddet, bu çocuklar için bir son çare dahi değildi. O aşamalar çoktan geçilmişti. Bir çeşit maneviyat ihtiyacıydı şiddet. Bir varoluş hakikatiydi artık.

***

Orhan
Miroğlu’nun Diyarbakır cezaevinde maruz kaldığı işkenceyi anlatışına tanıklık etmiştik geçtiğimiz yıl bir panelde. İnsanın ancak kendini yok sayarak, bir bakıma imha ederek işkenceye karşı direnebilecek kudreti bulabildiğini anlatırken duraksamıştı Miroğlu.

Kendi iç sesinin biricikliğinde anonim kelimelerden medet ummanın anlamsızlığını fark etmişti belki. Bütün anlam örtülerinin kalktığı bir anda, sözcükler silinivermişti. Her türlü siyasi, ideolojik, intikamcı yansımasının ötesindeydi bu gerçek onun için.

İşte ergenliğe adım atmakta olan Kürt çocuklar da bu maruz kalınan (kalınmış veya kalınacak olan) şiddetin yarattığı bir çeşit ‘imha olmuşluk’ halini taşıyorlar. Bu travmayla yegâne mücadele yöntemi ise yokluğa meydan okumak. Somut silahların gücünden öte, meydan okumanın gücü. Şiddet; bir maneviyat olarak.

Bugün demokratik olmaya çalışan Kürt siyasetinin en büyük açmazlarından birinin yok sayılmakla, yok edilmekle gelen bir varlık arayışı olduğunu düşünüyorum. Bu ihtiyaç, tek çare olarak eline silah alıp dağa çıkan gençleri aynı karede donduruyor.

Silahın mazlum taraf olarak haklılığı ise o donmuş kareden sonra bir daha kendi söylemini üretemiyor, siyasi karşılıklarını besleyemiyor. Meydan okumanın gücü, zaman içerisinde bu deneyimlenmiş ‘yokluğu’ yüceltiyor ve silahla olan ilişkiden başka bir arayışa da gerek kalmıyor.

Dağ; ilahi sığınak. Silah; dünyevi maneviyat.

Şiddetin nesilleri için artık mazlumiyetin başka bir hakikat formatına da gereksinimi kalmıyor. Haklı olmanın hudutları nerede başlar? Zalim olmadan hakkını aramanın sınırları nerede çizilir? Yanıtları anlamsızdır artık bu soruların.

Ve bu durumda, PKK eğer Kürt mazlumiyetinin bir sonucuysa, sonuç olarak kalmaya da devam edebilir yeni kuşaklar için. Reşadiye saldırısına rağmen. Hâlâ.

***

Etyen
Mahcupyan’ın bu gidişata karşı önermelerini –birçok başka sebebin yanında- biraz da şiddetin ruhuna içeriden bakabildiği ve bu ruhun iyileşmesi için ortak bir dil aradığı için önemsiyorum. ‘Bu budur’ tesbitine teslim olmadığı ve ‘bu nasıl böyle olmaktan çıkar’ diye dert ettiği için.

Şiddete (kendine veya karşındakine şiddet) dayanmakla kendi ‘uzay boşluğunu’ örten bu yokluk duygusunun gençlerdeki tezahürlerine çok üzülmeden ve çok yazıklanmadan: Demokratik Kürt siyasetinin söylemlerini kurmak eksik kalır diye düşünüyorum.

Ve onun, kendisini gerek oryantalist, gerek hükümet yanlısı, gerekse de fazla soğukkanlı ve üstten bulanların itirazlarının çok daha ötesine baktığına inanıyorum. Biraz daha kabuk soymak gerekiyor sanırım.

 

Diğer Leyla İpekçi Makaleleri:
  1. Yine mi zamanaşımına uğrasın hak ve özgürlükler! - 31.08.2010
  2. ‘Şimdi hayır deyin, değişimi ancak biz getiririz!’ - 27.08.2010
  3. Hayır çıkarsa boykotçular neyi kaybedecek - 24.08.2010
  4. Kaldırın artık Hrant’ı o kaldırımdan - 20.08.2010
  5. Duaların dilinde buluşmak - 17.08.2010
  6. Tahrik operasyonlarına ‘münferit’ dendikçe... - 30.07.2010
  7. ‘Hayır’ın adaleti! - 27.07.2010
  8. ‘Hayır’ın adaleti! - 27.07.2010
  9. Gecenin sularında... - 23.07.2010
  10. Erivan buluşmaları - 20.07.2010
  11. Erivan izlenimleri - 16.07.2010
  12. ‘Yetmez ama evet’e karşı ‘hayır’ diyenlere... - 13.07.2010
  13. Bu ‘hayır’da nasıl bir hayır olabilir! - 09.07.2010
  14. Barışın ruhu - 06.07.2010
  15. ‘Adil hafıza’nın ilk günü! - 02.07.2010
 Tüm makaleleri >>

 
 
Haberler:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  12 yıl önce aslında ne oldu
  Beşiktaş’tan son dakika golü
  Yobo geçmişi çoktan unutmuş
  Guus Hiddink’ten teknik açıklamalar
  Uğur İnceman imza attı
  Arjantinli, Florya’yla tanıştı
  12 Dev Adam dörtte dört yaptı, liderliği garantiledi
  Pakistanlı kriketçi rolünü de kaybetti
  Mourinho zaman istedi
  İnsanlar tırsmakta haklı
  Zorba tam bir güneş insanı
  Gabor rahatsızlandı ve yine hastanede
  Michael Douglas kanseri yenecek

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Köşe Yazısı: Bir ‘maneviyat’ olarak şiddet - Leyla İpekçi
03.09.2010 05:54:55