KCK tutuklamaları kapsamında, o utanç fotoğrafında elleri kelepçelenenlerden biriyle, yıllar önce Diyarbakır’da tanıştığımda, ondan duymuştum ilk kez: Güneydoğu kökenli askerlerin yine Güneydoğu’da askerlik yaptıklarında ailelerinin yaşadığı dramın ayrıntılarını. Dağa kendi seçimiyle çıkmış bir kardeşle, orduya katılmak zorunda olan bir diğer kardeşin birbirini silahla ‘etkisiz hale getirme’ serüveni ailelerinin acısını katmerliyordu.
Sonraki yıllarda bölgeye çeşitli vesilelerle gidip gelirken, bir keresinde, üç hafta kadar en ücra bölgelere dek gezme fırsatı buldum. Hayır, bir gazeteci gibi soru sormadım kimseye. Bir oryantalist gibi bakmadım taşa, toprağa. Yalnızca hayata karıştım. Uçakla seyahat etmiyordum. Acelem yoktu.
Durdum. Sustum. Ve en çok da 11 ile 14 yaş arası çocuklarla birlikte dolaştım. Onlarla arkadaşlık ettim. Bu çocuklar, evet, taş atma yaşına çoktan erişmişlerdi. Hırsızlık yapmaya, çetelere karışmaya ve şiddet yanlıları tarafından kullanılmaya da başlamışlardı. Ama ‘buradaydılar,’ en azından...
Yol uzundu, boz topraklar, taş ve rüzgâr vardı alabildiğine. Kimi kalmak istiyordu. Kimi gitmek. Bazıları için dağdı bu gitmenin istikameti. Bazıları içinse büyük şehir. Hemen hepsinde mahcubiyet vardı. Aileleriyle birlikte maruz kaldıkları (ya da onların aktardığı) haksızlıkları ifade etmelerini engelliyordu bu mahcubiyet.
Bazılarında hakarete uğramaktan, itilip kakılmaktan, yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan bir bilinç gelişiyordu. Bir genetik miras. Bazılarına ise mazlumiyetin aktarımı giderek bir mağrurluk, bir gurur olarak yansıyordu.
Fakat hemen hepsinde çok içselleştirilmiş bir korku vardı. Belki bu noktada oryantalist bakışım devreye girmiş olabilir: Dönememek korkusuydu onlarda gördüğüm...
***
Günler geçtikçe ve çocukların kendi aralarındaki şiddet dilinin yoğunluğuna tanıklık ettikçe, bir şeyin daha farkına varacaktım. Dağdaki büyüklerinin gücü, sahip oldukları silahtan gelmiyordu. Bu çocukların nezdinde, asıl kudret, silahlı güçlere karşı meydan okuyabilmekten kaynaklanıyordu.
Şiddet tutkusu değildi bu, şiddetin meşrulaştığı bir aidiyet kavramı bile değildi. Daha ziyade bir varolma imkânıydı. Bu, öylesine somut bir gerçeklikti ki, bu çocuklar için şiddet, ilk dağa çıkan büyükleri gibi bir ideoloji kılıfına da bürünmeyecek gibiydi.
Şiddet, bu çocuklar için bir son çare dahi değildi. O aşamalar çoktan geçilmişti. Bir çeşit maneviyat ihtiyacıydı şiddet. Bir varoluş hakikatiydi artık.
***
Orhan Miroğlu’nun Diyarbakır cezaevinde maruz kaldığı işkenceyi anlatışına tanıklık etmiştik geçtiğimiz yıl bir panelde. İnsanın ancak kendini yok sayarak, bir bakıma imha ederek işkenceye karşı direnebilecek kudreti bulabildiğini anlatırken duraksamıştı Miroğlu.
Kendi iç sesinin biricikliğinde anonim kelimelerden medet ummanın anlamsızlığını fark etmişti belki. Bütün anlam örtülerinin kalktığı bir anda, sözcükler silinivermişti. Her türlü siyasi, ideolojik, intikamcı yansımasının ötesindeydi bu gerçek onun için.
İşte ergenliğe adım atmakta olan Kürt çocuklar da bu maruz kalınan (kalınmış veya kalınacak olan) şiddetin yarattığı bir çeşit ‘imha olmuşluk’ halini taşıyorlar. Bu travmayla yegâne mücadele yöntemi ise yokluğa meydan okumak. Somut silahların gücünden öte, meydan okumanın gücü. Şiddet; bir maneviyat olarak.
Bugün demokratik olmaya çalışan Kürt siyasetinin en büyük açmazlarından birinin yok sayılmakla, yok edilmekle gelen bir varlık arayışı olduğunu düşünüyorum. Bu ihtiyaç, tek çare olarak eline silah alıp dağa çıkan gençleri aynı karede donduruyor.
Silahın mazlum taraf olarak haklılığı ise o donmuş kareden sonra bir daha kendi söylemini üretemiyor, siyasi karşılıklarını besleyemiyor. Meydan okumanın gücü, zaman içerisinde bu deneyimlenmiş ‘yokluğu’ yüceltiyor ve silahla olan ilişkiden başka bir arayışa da gerek kalmıyor.
Dağ; ilahi sığınak. Silah; dünyevi maneviyat.
Şiddetin nesilleri için artık mazlumiyetin başka bir hakikat formatına da gereksinimi kalmıyor. Haklı olmanın hudutları nerede başlar? Zalim olmadan hakkını aramanın sınırları nerede çizilir? Yanıtları anlamsızdır artık bu soruların.
Ve bu durumda, PKK eğer Kürt mazlumiyetinin bir sonucuysa, sonuç olarak kalmaya da devam edebilir yeni kuşaklar için. Reşadiye saldırısına rağmen. Hâlâ.
***
Etyen Mahcupyan’ın bu gidişata karşı önermelerini –birçok başka sebebin yanında- biraz da şiddetin ruhuna içeriden bakabildiği ve bu ruhun iyileşmesi için ortak bir dil aradığı için önemsiyorum. ‘Bu budur’ tesbitine teslim olmadığı ve ‘bu nasıl böyle olmaktan çıkar’ diye dert ettiği için.
Şiddete (kendine veya karşındakine şiddet) dayanmakla kendi ‘uzay boşluğunu’ örten bu yokluk duygusunun gençlerdeki tezahürlerine çok üzülmeden ve çok yazıklanmadan: Demokratik Kürt siyasetinin söylemlerini kurmak eksik kalır diye düşünüyorum.
Ve onun, kendisini gerek oryantalist, gerek hükümet yanlısı, gerekse de fazla soğukkanlı ve üstten bulanların itirazlarının çok daha ötesine baktığına inanıyorum. Biraz daha kabuk soymak gerekiyor sanırım.
|