Erkam Tufan Aytav’ın “Türkiye’de öteki olmak” adlı önemli çalışmasında yer alan söyleşilerden biri de Profesör Arus Yumul ile yapılmış. “Sorun eşitsizlikle başladı bu topraklarda” diyor. Osmanlı’da eşitsizliğe dayalı bir hoşgörü vardı. Eşitlik talebi geldiğinde sorun ortaya çıktı... Bugün hoşgörüden değil eşitlikten bahsetmek gerekiyor.”
Bu sözlerin haklılığı tartışılmaz. Ancak şu da tartışılmaz ki, 1789 sonrasında doğan özgürlük, kardeşlik ve eşitlik talebinin içinde ilk filizlenen duygular milliyetçiliği ortaya çıkardı. Milliyetçilikler de bugünün çokparçalı dünyasında çeşit çeşit elbette. Ama insanların devlet karşısında insanca yaşama hakkı olan eşitliği, temel hak ve özgürlüklerini yaşayabilmesini getirmedi.
Aksine milliyetçilik sadece ötekini düşmanlaştırmakla kalmadı, ulus-devletlerin bizzat kendi vatandaşlarını tektipleştirmesine, homojen kimliklerle tanımlamasına katkıda bulundu büyük ölçüde. Bugün Avrupalılar, özellikle de 1789’un taşıyıcısı olan Fransızlar kendi kimliklerini ‘ötekileştirdikleri Müslüman göçmenler’ üzerinden yeniden tanımlamaya kalkışıyorlarsa: Eşitliğin evrensel koşullarının belki de hiçbir zaman tam olarak sağlanamadığını itiraf etmek gerekiyor.
Ne Cumhuriyet döneminde, ne Osmanlı’da, ne Avrupa’da, ne de başka coğrafyalarda. Zira eşitliğin tanımını yapacak olan aygıt, geri kalanları tanımlamanın getirdiği tahakkümle her koşulda bazılarını daha fazla eşit, bazılarını daha az eşit bırakacaktır, bırakıyor.
Dünkü Taraf’ta Neşe Düzel’e verdiği söyleşide Profesör Ayşe Kadıoğlu, çokkültürlülüğün Avrupa’da yeniden kendi evrensel ölçülerini kazanabilmesi için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin bir süredir devam ettirdiği çalışmalarda tartışılan çözüm önerilerinden bahsediyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.