‘Barış Girişimi’ tarafından düzenlenen ‘Barışı kurmak’ adlı uluslararası konferansın ikinci günündeydik. Kavramlar bazen tartışmalı hale geliyor, bazen üzerinde uzlaşılıyor, bazen muğlaklaşıp netleşiyordu.
Güçlü bölgesel kimliklerin önemi veya önemsizliği. Özerk bölgelerin merkez siyaseti ve sosyolojisi. Üniter devletlerde eyalet sistemini tartışmanın yöntemleri. Çok parçalı eyaletlerin birliği oluşturma ve bütün kalma konusundaki elverişliliği yanında ikili yapının bölünme riskinin daha yüksek olması. Yerel ve ulusal iktidarların birbiriyle ilişkilerinin düzenlenmesi. Çok kademeli yönetişim. Kimlik tahakkümünü gidermenin yolları. Vatandaşlık tanımının değişmesinin gerekli ama yetersiz oluşu. Belediye meclisi yetkilerinin yeniden düzenlenmesinin önemi...
Konferans vesilesiyle bütün bunları bir kez daha, tam da bugünlerde ele almanın anlamı epeyce fazlaydı kuşkusuz. Bir yandan da konferanasa katılanlar arasında zaman zaman kendini belli eden, bazen gizlenen ama nihayetinde varlığını dolaylı olarak hissettiren farklılıkları izlemek de öğreticiydi.
Barışın ruhunu diriltmemiz için ateşkeslerin yeterli olmadığını, müzakerelerin yalnızca pazarlıktan ibaret olmadığını biliyorduk mutlaka. Ama anayasa değişikliklerinin barışı kurma çabalarının neresinde, hangi sıralamada konumlandırılacağı dahil pek çok farklı yaklaşımımız vardı.
Hangi maddelerin ne şekilde değiştirileceğini tartışmamız da halen sürecek gibiydi. Tüm maddelerde uzlaşmayla değişiklik yapıldığında dahi mahkemenin bunu iptal edebileceği gerçeğiyle nasıl başa çıkacağımızı da tartışmalıydık daha.
Anayasanın adım adım değiştirilebileceği gerçeğini tartışırken nüanslarda –bildik şablonlar eşliğinde- ayrışmaya yeniden başlıyorduk. Fakat özellikle Mithat Sancar ve Turgut Tarhanlı’yı dinlerken bizi ayıran nüansların derinleşmesi dahi canımı sıkmaya yetmedi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.