Nuray Mert, “Türkiye’nin dünya siyasi tablosundaki yerinden kopuk bir temizlenme süreci geçirmesini beklemek nasıl bir akıldır anlayamıyorum” diyor. Haklı. Bunu biraz daha derinlemesine anlamaya çalışalım.
Konjonktür BOP’u dayatıyordu. 11 Eylül sonrası Amerika’nın Afganistan’ı ve daha sonra Irak’ı işgaliyle birlikte 1 Mart tezkeresi gündeme gelmişti. Tezkere geçsin diye stratejik argümanlar alt alta diziliyordu. Irak’a saldırı başlayıp da halk direnişinin sürdüğü o ilk günlerde şu minvalde yazılar yazılıyordu: “Boşuna ölüyorlar, ne gerek vardı direnmeye, konjonktür bunu madem dayatıyor, teslim olsunlar. Saddam gibi bir diktatörden kurtulup çabucak özgür olacakları yerde açlığa, sefalete sürüklüyorlar kendilerini. Nasıl olsa Amerika oraya yerleşecek, bari biz de çıkar elde etmek için savaşa dahil olsaydık, yeni dünyada yerimizi alsaydık.”
Biz ise 1 Mart tezkeresi geçmesin derken, belki de ulusalcı bir siyasete hizmet etmiş olmaktan rahatsızlık duymamıştık. Çünkü anti Amerikancı veya içe kapanmacı bir siyasete prim vermek için değil, saldırganlık ve sömürüye karşı mücadele etmek ihtiyacıyla bu işgale karşı çıkmıştık. Aynı şekilde Kürt meselesinde “demokratik çözüm istiyoruz” dediğimizde “terör örgütünün söylemine hizmet ediyorsunuz” diyenlerin varlığı bizi durdurmadı hiç. Çünkü iktidar için mücadele eden her odağın elinde barış istemenin siyasi bir malzemeye dönüştürüldüğünü biliyorduk.
Hep birlikte –Nuray Mert başta olmak üzere- karşı çıktık Irak işgaline.
Yazının devamını okumak için tıklayın.