Bizi buluşturan dillerde konuşmaya başladık epeydir. Gerçi ‘açılım’ gibi bir kelime, daha ilk günlerden siyasileşmiş, bizi zıt kutuplara savurmuştu çoktan. Buna rağmen evet, buluşmalarımız devam etti, ediyor...
Peki nasıl oluyor? Toprağın belleğindekileri işitmeye başlamamız açılımların çok ötesinde, çok daha kapsayıcı bir sır taşıyor çünkü. Ve bu sır, giderek kalpleri açıyor, kalpten kalbe geçişler buluyor: Gerçeğin sırrı!
Silahları gömerek, jetleri düşürerek, adlî tıp raporlarını mahkeme yolunda kaybederek, güvenlik kameralarını bozarak, dosyaları zaman aşımına yollayarak kimsenin yok edemediği sır...
Gözümüzün içine bakan tanıklıkları görmezden gelmemiz için yürütülen süslü kara propagandalar suyu bulandırıyor çoğu zaman. Ama sular bulanıkken de, toprağın içinde katman katman biriken şahitlikler bir bir canlanıyor.
Oy sandıklarından ne çıkarsa çıksın, bu süreç devam ediyor, edecek. Böyle bir dönemde, beni en çok ilgilendiren çocukluklarımız. Bize, geçmişin ‘masum’ basamaklarında görünenler...
Asıl tanıklık orada. Bizi tasnif eden, çatıştıran, birbirimize düşüren ve sözümona her şeyi kendi tanımlayan o tahakkümcü dilin henüz sözlüğünü dayatamadığı çocukluğumuzda... Kendi toprağımızda.
Kimimiz Türkçe veya Arapça biriktirmişiz o ilk anılarımızı, kimimiz Kürtçe, Zazaca, Rumca, Ermenice, kimimiz Süryanice... Ben size 70’li yılların başındaki Teşvikiye’de geçen çocukluğumu anlatıyorum zaman zaman.
Şimdi bazı okullarında en ulusalcı, en ırkçı kompozisyonlarına pekiyi verilen bu semtte, kadınları en kaygan karolu teraslara çağıran sivri uçlu pabuçlar pazarlanıyor sıra sıra.
Yazının devamını okumak için tıklayın.