Gençliğinde dağa çıkanlar ve yıllarca orada kalarak ‘dağ kadrosu’nu oluşturanlar neden kanın akmaya devam etmesini giderek meşru gördüler? Reşadiye baskınından sonra olduğu gibi, Tunceli baskınından sonra da, etrafımdaki birçok kişi bunu sorguluyor...
Otuz yıla yakın oldu ve barış görüşmeleri gizli ellerin provokasyonuyla sabote edildi. Açılımlar ise yine kan ile durduruluyor. Ve ne yazık ki başka nesiller çıkıyor dağa.
İronik olan şu: Artık yaşanan adaletsizlikleri eli kalem tutan herkes ifade etmeye, vicdanı olan herkes seslendirmeye başladı! Yani JİTEM’le gelen on yedi bin küsur faili meçhulü, zorunlu göçleri, yoksulluğu, anadilinde konuşamamayı, Diyarbakır cezaevi cehennemini, haksız yere işkence görmeyi, vesaire...
Bugün ise eline silah alan bir genç, yoksulluktan, tutunamamaktan, haksız yere hapis yatmaktan, yaşadığını ve konuştuğunu ispat edememekten, örgüt baskısından, korkudan, çaresizlikten, tehditten, aile baskısından ve daha onlarca sebepten şikâyet ediyor halen. Peki, ruhu, elindeki silahı nasıl taşıyor?
***
Hayır! Şiddeti seçmeyi onaylamak ve kanıksatmak niyetinde asla değilim. Şöyle hissediyorum: Mağduriyetin sahici bir dili, haksızlıklara dikkat çekmenin bir üslubu olmalı. Zalimin diliyle hak mücadelesi vermenin imkânsızlığına bir biçimde er geç varacaksınızdır çünkü.
Şiddeti meşrulaştırdığınızda ve mağduriyetin yıkıcı ideolojisini yapmaya başladığınızda: Sizi tehdit eden zorbayla özdeşleşir, kişilerle değil kurumlarla rekabete başlarsınız.
Yazının devamını okumak için tıklayın.