Çok kirli bir oyunun ortasındaydık. Yıllardır farklı versiyonlarını yaşadığımız o çok klişe, çok kirli oyunun. Ve bıkıp usanmadan halen ideolojik kamplaşmaları körüklüyorduk. Cepheye taşıdığımız ateşin yakıtı bizdik yine. Yalnızca biz! Belleğin kör kuyularında tutuşan ateş hikayelerine seçim öncesi her gün yenisi ekleniyordu. Kan kırmızısı bir hikaye daha.
Valinin emrine rağmen general cenazelerin bir kısmının açık alanda bırakılmasını emretmişti ve cenazeyi almaya gidenlerin üzerine mermi ve kaya parçaları fırlatılmıştı. Zulüm ister örgütten (PKK), ister aygıttan (devlet) gelsin, zalimin menşeine bakılmazdı. Hiçbir ideolojinin gerekçesi kalmazdı zorbalık karşısında...
Muhsin Kızılkaya, belleğinin dilinde biriktirdiği anıları okurla paylaştığı ‘Bir dil niye kanar‘ adlı (İletişim yayınları) etkileyici kitabında “her acının, her sızının kendine has bir hafızası vardır” der. İşte tam da bunu yaşayacaktım o gün.
Amacım Global Dialogue‘dan arkadaşım Nayat Karaköse‘nin davetine icabet etmekti: Yani fotoğraf sanatçısı Veysi Altay‘ın Diyarbakır, Batman, Cizre ve İstanbul’da çektiği fotoğraflardan oluşan sergi ve albümün tanıtımına katılmaktı. Cumartesi Anneleri’nin İstanbul başta olmak üzere Diyarbakır, Batman, Urfa ve Cizre’de gözaltında kaybedilen yakınları için 16 yıldır verdiği mücadeleyi konu alan ‘Em ên wenda‘ (Kaybolan Biz) adlı sergiye birçok kişi gibi ben de kısa bir yazı ile katılmıştım.
Fakat Tütün Deposu‘ndaki sergiye geldiğimde önce diğer binadaki henüz görmediğim ‘Horovel‘ sergisini gezmeye karar verdim. Erhan Arık‘ın Kars’tan başlayarak Iğdır’ın güneyine dek Türkiye ve Ermenistan tarafındaki sınır köylerini dolaşarak kayda geçirdiği insan hikayelerinin metnini okuyacak, fotoğraflarına bakacaktım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.