Güneydoğu’da bir harabede çöpler içinde yaşayan üç kardeşin fotoğrafı gazetelerde epeyce büyük ‘görülmüştü.’ Sefaletin ortasında, kendilerini kurtarmaya gelen polise hafifçe tebessüm ediyorlardı.
Mahallelilerin savcılığa yaptığı ihbar üzerine çöp eve gelen polis, dilencilik yapan annelerinin kapıyı kilitleyip ayrıldığı eve girmek için yan evin damına çıkmıştı. Soğuktan çıplak ayakları şişmiş, üstleri başları kir pas içinde, etraflarındaki kullanılamaz hale gelmiş nesnelerle birlikte ayakta dikilmekte olan çocuklar tam bu sırada kafalarını kaldırıp objektife bakmışlardı.
Hemen yanlarında bir leğen içinde nemli kalmış çamaşırlar, birkaç boş kap kacak, yerlerde gelişigüzel atılmış bir tahta kasa, boş yoğurt veya deterjan kutuları, poşetler ve daha görünmeyen ama varlığını hissettiren bir yığın ‘çöp’ vardı. Başkalarının eskileriyle, döküntüleriyle oluşturulmuş, pis kokan bu dünya da zaten başkalarına aitti.
Bizimdi bu dünya. Yalanla, ince hesapla, binbir entrikayla iktidar ve güç devşirmek adına giderek kirlenen iç dünyamızdı.
Uzun uzun baktıktan sonra bu beş ve yedi yaşlarındaki iki çocuğun yüzüne, yukarıdaki satırları yazmıştım. Yüzlerinde mağrur, terk edilmiş kendi kendilerinin annesi babası olmuş denli yetişkin, neredeyse yaşlı bir ifade vardı.
Maalesef zorunlu göçün büyüttüğü bu çocuklar, kaybolan çocuklardan daha şanslı bu topraklarda. Çünkü hali hazırda Türkiye’de 1755’i emniyet, 287’si jandarma bölgesinde olmak üzere 2 bin 52 çocuk halen kayıp. Bu sayı, TBMM’de kurulan kayıp ve mağdur çocuklarla ilgili araştırma komisyonunun raporunda yer alan veriler.
Emniyet kayıtlarına göre İstanbul’daki kayıp çocuk sayısı 261 olarak veriliyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.