Çocukluğumdan beri yaşadığım Teşivikiye’nin tüm değişimlerine tanıklık etmiş biri olarak, size kaldırım taşlarının geçirdiği evreleri, memleketin sosyolojik dönüşümlerinin metaforu olarak anlatabilirim. Kimi zaman kapıcıların girişlere diktiği saksı çiçekleri ile İstanbul’a Karadeniz’den başlayan ilk göç dalgası arasındaki ince bağlantıları... Kimi zaman da alışveriş haftasında semte akın eden turistlerle, cumhuriyet mitingleri döneminde pencerelere asılan Türk bayrakları arasındaki girift ilişkileri...
70’li yıllardan beri pek değişiklik geçirmeyen binaların en büyük özelliği, girişlerinde serili olan kırmızı halıdır mesela. Bir vakitler üst sınıf bir Yahudi ailesinin yaşadığı giriş katı dairesi, çoktan bir muayenehaneye ya da bir kafeye dönüşmüştür ama o kırmızı halı tanzimat dönemi zihniyetinin en avangard sembolü olarak halen oradadır!
Bir ‘yuva’dan, çocukluğuma ait neşeli ve huzurlu bir ‘ilk ev’den bahsedemeyişim: Durmadan değişen üvey ailelerimle ve en çok da yalnız büyümüş olmamla ilgili kuşkusuz. Ama bunca yarım kalmış veda, bunca sokak hikâyesi arasında bana kucağını açan yaşadığım semtin kendisi olmuştur. Kendimi ait hissettiğim yegâne ‘aile.’
Klişe bir sınıf takıntısıyla değerlendirmezseniz eğer, seksenlere dek burjuvalaşma hareketinin öncülerinden ve cumhuriyet seçkinlerinden oluşan semtimizin otuz yılda sadece değişen esnafının hikâyesi dahi, son derece ‘kapsayıcı’ bir Türkiye manzarası sunar.
Bunlara zaman zaman değinmeye devam edeceğim. Ama bu yazının konusu Canan Hanım. Bugünün Teşvikiye’sinde halen kök salabiliyorsam ısrarla, bana aile duygusu veren Canan Hanım sayesindedir biraz da.
Babaannemin 65 yıl oturduğu ve vefatıyla birlikte, usul usul boşalttığımız dairesinin olduğu apartımanda oturmaktadır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.