Ferhat Kentel, Taraftaki “İmaj tekelinin sonu” adlı yazısında, “modern birey”e, “modern ‘x’ ya da ‘y’ ulusunun vatandaşı”na evrilme sürecimizin tıkandığını söylüyordu.
Çünkü kapitalist ulus-devletin tasarladığı insanın köylü, kadın, Kürt, Adıyamanlı, dindar, anne, hurafelere inanan ve daha binlerce özelliğinin muhteşem karmaşasıyla oluşmuş bir insan olamadığını anlatıyordu.
Yazıyı okurken, bambaşka bir bağlamda, “modern birey” veya “x” ulusunun vatandaşı olarak kurguladığımız hayatlardan sanatın büyülü dilinin ne kadar silindiğini düşünüyordum ben de.
Kendimizi homojen, tektip, tanımlanmış, ölçülüp biçilmiş bireyler olarak algıladıkça, sanattaki yaratıcılığımız da sınırlandırdı bizi. İndirgedi. Açık uçlarımızı kapattı.
Sanat ve sanat eseri piyasa, moda, milyon dolarlar, pazarlama, marka gibi sözcüklerle anılırken, tanınmış sanat eleştirmeni Donald Kuspit, sanatın sonundan dem vuruyordu yıllar evvel.
Kuspit, tinsel değerlere inanan sanatçı tipinin yerini nasıl pazarın taleplerine göbekten bağlı ‘postsanatçı’ tipinin aldığını anlatıyordu. İmaj üretmek ve onu tüketmek, tanımsız yığınlara dönüştürmüştü hepimizi. Ve sanırım, sanatçı ruhu da, bu imaj alım satımları arasında kısırlaşmış, içeri kaçmıştı.
Kentel, kapitalist ulus-devleti anlatırken, her vatandaşın kendisini özdeşleştirebileceği kahramanlıklarla dolu bir tarih ya da “ideal insan” ve gene kendisini özdeşleştirebileceği mükemmel bir “tüketici birey” için imaj üretimi ve tüketiminin vazgeçilmez olduğundan da bahsediyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.