Ortadoğu kentlerinde bir süredir direnişi bastırmak için kalabalıklara ateş açıyordu Emniyet güçleri. Etrafımdakilerin bazıları bu orantısız güç kullanan yetkililerin arasına sızmış provokatörlerden, yabancı ajanlardan vs. bahsediyordu. Kimiyse zorba diktatörlerin rejim bekçilerinin içine düştüğü çaresizlikten dem vuruyordu...
Nihayetinde orantısız güçle gelen ölümler şöyle ya da böyle, bizde de ara ara hep vuku bulan bir eylem. YSK’nın BDP’nin desteklediği bazı bağımsız adayları veto kararıyla başlayan şiddet, kurum geri adım atmış gözükse de dinmedi, dinmiyor.
Güneydoğu sokaklarında göstericiler polis panzerlerine karşı dozerler ile barikat kuruyorlar, çatışma kızışıyor. Yüzleri maskeli göstericiler polise taş, molotofkokteyli ve havai fişeklerle saldırıyor. Güvenlik güçleri biber gazı, gaz bombaları, plastik mermiler yağdırıyor. İl başkanlığı binalarının önünde yeni provokasyonlar vuku buluyor. Ve sonra hemen her çatışmada olduğu gibi, hayatının baharında bir çocuk öldürülüyor.
İbrahim Oruç. Göğsüne ve başına isabet eden kurşunlarla... İki çocuk ise yaralanıyor. Ya kaza kurşunu, ya kalabalığa sızmış provokatörler, ya orantısız güç, ya şu ya bu... Hangisi gerçek olursa olsun, sonuç değişmiyor. Kimin haklı, kimin mağdur, kimin direnişçi, kimin zorba olduğu birbirine karışıyor. Çünkü bu şiddetin kazananı yok.
Öfke ve intikam hissiyle çatışmak saldırganlıktır. Direniş değildir. Çatışmanın iki tarafındakiler için de geçerli bu. Ama artık direnişin ölçüsünü belirlemek imkânsız. Bizi çatıştıranlar direnişin dilini konuşmamıza izin vermiyor ne zamandır.
Bizde yaşanılanlar ile Ortadoğu’da olanlar arasında bir bağlantı var mıdır bilmiyorum ama varsa bile bu bağlantıya sığınmadan, kendi zorbalığımızın üstesinden gelmemiz gerekiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.