İnsanı neden geçmiş zaman hüzünlendirir? Bir daha gelmeyecek, olmayacak olana ait bir yas duygusu yüzünden belki. İçimizde vardır o. Bazen, gerektiği yerlerde ortaya çıkar, sarıp sarmalar bizi.
Geçmiş yılların fotoğraflarına bakarken tarifsiz bir hüzün kaplar benim de içimi. Yitirdiklerimiz, olmayanlar, olmayacaklar... Ve vedalar; yarım kalmış...
Bugünün ruhunu kuşatmamış eski yüzlerde, şimdi artık göremediğimiz bir anlam vardır. Daha katışıksız. Naif. Tüketime, nihilizme, sosyal ağ ve dijital ortama, benliğin taşkın sularına doğmamış yüzler başka bir şeye dönüktür. Başka bir dünyaya bakmaktadırlar. Rüya ile hayal arasında, anı ile beklenti arasında... Artık olmayan.
Bize bakan gözlerinde, o anı sonsuzluğa yollayan bir ipucu bulurum. Kollektif hüzün, zamansız bir ‘deja vu!’
Belki bu yüzden kendi çocukluğuma denk gelen erken yetmişli yıllara ait insan yüzlerine saatlerce bakabilirim. Ansızın yarım bırakmak zorunda kaldığım, geri dönmek istemediğim çocukluğum ile o zamanki dünya örtüşür. Muğlak, sınırsız bir şimdiki zamana dolar varoluşun tüm sisi.
Yetmişli yılların Türkiye’sinde, İstanbul’da, iç burkan bir çocukluk yaşadım. Annesiz, büyük ölçüde babasız. Bazen de farklı ailelerin çocuğu olmaya zorlanarak...
Size çocukluğumun sokaklarında halen yürümenin, hep aynı yerde ruh hicretleri ve kişisel miraçlar yaşamanın ayrıntılarını anlatmak isterdim. Aynı yerde olmanın derinleştirici, tüm değişimleri izlemeye müsait, ‘vaktin evladı’ olmanın imkanlarını zorlayan çok yapıcı bir yanı vardır.
Hele etrafınızdaki hemen herkes bir başka yerden göçüp gelmişse... Getirdikleri vakitlerle, sizin burada öğüttüğünüz vakitlerin kadranı bambaşka zaman birimleriyle ölçecektir hakikati. Müthiş bir paylaşımdır bu...
Ama bu yazının meselesi daha başka.
Yazının devamını okumak için tıklayın.