Victor’dan önce Buğday’la karşılaştım. Doksanlı yılların sonuna doğru. Bir kâğıt parçasıydı önce. Bir davet olmuştu benim için. Belki bir ilk yolculuk; varoluşun metafiziğine doğru...
Kapitalizmin nefsi ve benliği şişiren, varoluşun ruhunu çürüten niteliğini nasıl dönüştürebiliriz diye sorguladığım dönemlerdi. Sonra Buğday, kocaman bir dergi oldu.
Ve ben, Buğday Hareketi’nin ‘ana’larından Oya Ayman ve Lalehan Uysal arkadaşlarım sayesinde bu derneğe katıldım.
Zor zamanları, nispeten kolay zamanları, sevinçleri, coşkuları, hüzünleri yaşadık. Bazen daha yakından, bazen uzaktan yakın olarak... Victor Ananias’ın gündeminde her zaman yeni, biricik, başka kimsenin bu topraklarda bu zamanda yapmadığı, yapamayacağı fikirler olurdu. Bir niyet insanıydı. Hatta bir iyiniyet insanı!
Tohum projelerini, Ta Tu Ta çiftliklerini, üreticisinden ekolojik ürün satın alma ağını, ekolojik pazarları ve dükkânları hayata geçirirken... İnsanları ve iş gücünü örgütlerken... Onun, varlığın ilahi yüzüne dokunduğunu hissederdim. Bir duaydı onun eylemleri. Hepimizin, insanlığın diliyle.
Bir yere giderken sepetsiz gitmez, sepeti de asla boş olmazdı Victor’un. Buğdaycılar şöyle diyor onun için: “Hiç rahat edemediği plazalardaki kurumsal görüşmelere giderken bile, sepetini kâh kuru incirle, kâh Kaz Dağları’nda kendi topladığı zeytinlerin yağıyla doldurur ama eli boş gitmez. Toplantı odasında sepetini çıkarır, masaya koyar. Toplantının tüm havası değişir bir anda. Bize ayırdıkları zaman için önceden edilmiş bir teşekkürün ve şükranın Victorca dile getirilişidir bu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.