Karacadağ’ın yorgun taşlarına izini bırakan, yer yer küllerle kaplı bir belleğin patikalarında gezindiğimiz bir baharı hatırlıyorum. Güneydoğu’nun sınır köylerinde yer ile gök arasında varoluşu hatırlatan yegâne izin elektrik direkleri olduğu uzaklıklarda kayboluşumuzu...
Issız mezralar geçtikten sonra vardığımız Soğmatar’ın ılık taşlarında dağ hikâyeleriyle büyüyen çocukların arasına karıştığımız o baharı... Ovada yüzen fıstık ağaçlarından Rumkale’nin burçlarında esen rüzgârda kalakalışımızı...
Taşın rüyasındaki hâlâ aynı rüzgâr belki. Ama şimdi, bu baharı bambaşka bir coğrafyada karşılıyoruz. Ilgaz Dağı’nın eteklerinde, eriyen karın sularıyla birlikte çam ormanlarından aşağılara doğru akıyoruz. Baharın derinliklerinde devam eden kışa...
Karabük’teki sanayi bölgesini geçtikten sonra vardığımız Safranbolu’da, evet, kışın son günleri devam etmekteyken, yalnızca sezgisel bir bahardı karşılaştığımız. Beyaz çiçekli vişne, erik, kiraz ağaçlarını saymazsam tabii.
Osmanlı konaklarının ışık, bahçe ve su ile olan ilişkisini anlayabilmek için ille avlusunda, ahşabında, taşında yaşamalıyız. Ama bu konakların temsil ettiği yaşam biçimi çoktan çekildi gitti karasularımızdan. Şimdi restorasyonlar ve onarımlar dönemi.
Bu sayede belki yaşamasız bıraktığımız konaklara bizi döndüremiyor ama yalancı baharların zevkine varabiliyoruz. Artık olmayan bir hayatı yaşıyor gibi yapabiliyoruz. Bu büyük bir ihtiyaç. Çünkü bizi yeniden insani olana, toprağa, suya, taşa, rüzgâra yaklaştırıyor.
Şam’da, Antep’te veya Saraybosna’da girdiğimiz Osmanlı konaklarında bazen hayallere dalar, bazen de zamanın ruhuyla çarpışırdık.
Yazının devamını okumak için tıklayın.