Bir devrimler tipolojisi

Halil Berktay - 26.07.2008
 
Share/Save/Bookmark Arkadaşına gönder Yazdır Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült 


İster “burjuva” devrimleri deyin, ister modernleşme devrimleri, ister ulus inşası (nation-building) devrimleri. Hangi kavramsal çerçeveyi kullanırsanız kullanın: (1) Demokrasi gibi devrim de modernitenin bir ürünüdür. Her ikisine de tarihin her döneminde, hele binlerce yıllık köylü toplumlarında rastlanmaz. Zira gerek demokrasi, gerekse devrim, sosyal sınıfların mevzilenişi, seferberliği, ortak eylem kapasitesi bakımından kamusal alana ihtiyaç gösterir. Eski Yunan şehir-devletleri olağanüstü küçük ölçeğinde, herkes herkesi tanıyordu. Daha hatırı sayılır nicelikteki kamusal alanlar, kentleriyle, piyasasıyla, matbaasıyla, basınıyla, kitlesel okur-yazarlığıyla modernite tarafından kurulup genişletilir.


(2) Dolayısıyla –sanayi, fabrikalar, işçi mahalleleri, İngiliz mühendis ve ustabaşıları, futbol takımları gibi- devrimler de, 16. yüzyılın Protestan Reformasyonu, 1640-48 İngiliz ve 1789 Fransız devrimlerinden başlayarak, Avrupa’da batıdan doğuya yayılır.


(Not 1: Steven Ozment’in [Protestants: The Birth of a Revolution, 1993] işaret ettiği gibi, Reformasyon düpedüz Protestan Devrimi’ydi ve yol açtığı din savaşları da, devrim-karşıdevrim kutuplaşmasının tipik özelliklerini taşıyordu. Katolikliğe karşı vicdan özgürlüğü, İspanya’ya karşı bağımsızlık, monarşiye karşı parlamento boyutlarını içeren Hollanda devrimini de, Goethe ve Beethoven’ın ölümsüzleştirdiği Kont Egmont gibi hürriyet kahramanları dahil, Reformasyon dışında düşünmek olanaksızdır.)


(3) Bütün bu 19. ve erken 20. yüzyıl devrimlerinin hem liberal-demokratik, hem milliyetçi eğilimleri vardı. Bu farklı boyutlar görece liberal-demokratik bir aşama ile görece milliyetçi bir aşamada yoğunlaşabiliyordu. Örneğin Fransız Devrimi’nde 1789-92 arası “ılımlı” diye de tarif edilen liberal-demokratik aşamayı; Viyana destekli aristokratik émigré ordularının saldırısı karşısında Jakobenler’in devrimi/Fransa’yı savunmayı üstlenerek öne çıkmaları ise “radikal” de denen milliyetçi aşamaya geçişi belirler. Bu iki aşamaya aynı zamanda 1793 ve 1795’in farklı anayasaları denk düşer.


(4) Bu devrimler yelpazesi içinde, batıdan doğuya ve dolayısıyla “erken”den “geç”e gidildikçe, biraz daha doğudaki ve dolayısıyla biraz daha geç her devrimin, kendinden öncekilere ve özellikle iki büyük nirengi noktasını oluşturan İngiliz-Fransız devrimlerine kıyasla, liberal-demokratik aşaması daha kısa, liberal-demokratik karakteri daha zayıf; buna karşılık milliyetçi aşaması daha uzun, bu aşamada satha çıkan devletçi karakteri daha belirgindir.


(5) Siyasal coğrafyanın da hakkını verelim. Miroslav Hroch (ve öğrencisi Jitka Maleckova), Avrupa’da üç tip devrim ve uluslaşma sürecinden söz eder. [I] Az çok sabit bir toprak-nüfus biriminde gerçekleşenler. İngiltere ve Fransa, bu varyanta da örnektir. Zira her ikisinde de, belirli bir İngiliz-Fransız teritoryalitesi ve demografisi, Ortaçağ ve Yeniçağ’da şekillenmişti. Dolayısıyla devrim, esas olarak içsel bir rejim değişikliği biçimini aldı. [II] Parçalı ve dağınık bir toprak-nüfus tablosunda gerçekleşenler. Alman ve İtalyan “ulusal birlik”lerinin kurulması, bu patikanın tipik örnekleridir. [III] Eski, köhnemiş emperyal mozaikler zemininde gerçekleşenler. Bu, bir parçalanma mecrasıdır. Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarının dağılıp, birbirine rakip ve düşman ulus-devletlere bölünmesiyle somutlanabilir.


(6) Liberal-demokratik çizginin fideliği, daha çok I. patikadır. Buna karşılık II. ve III. tip süreçler, devletçi-milliyetçi içeriğin baskın çıkmasına yatkındır. I. varyantta, devletin toprak ve nüfus birliğini sağlaması için yüksek oranda cebir ve şiddet kullanması gerekmediği gibi, kapitalizmin gelişmesi için özel bir çaba sarfetmesi de gerekmez. Eski Düzeni (ancien régime) tasfiye etmesi, zaten uç vermiş bulunan özel mülkleşme, metalaşma ve parasallaşma süreçlerinin önünü açmaya –neredeyse- yeterlidir. Buna karşılık II. ve III. varyantlarda, devlet agresif ve defansif savaşlar, irredantizm (Pan-Cermanizm ve Pan-Slavism; megali idea, Pan-Türkizm, Turancılık) ve etnik temizlik (anti-semitizm, Ermeni soykırımı, Mübadele) gibi yöntemlerle, belirgin bir “birleştiricilik” ve/ya “ülkesi ve milletiyle bölünmezlik” işlevini üstlenir. Bismarck’ın “kan ve demir” yaptırımcılığının öne çıkardığı, toplumu yoktan vareden Tanrı rolüne büründürdüğü askerî-bürokratik aygıt, misyonunu, millî kapitalizmin inşasına yönelik özel politikalarla sürdürür.


Barrington Moore’un (Social Origins of Dictatorship and Democracy, 1966) ikilemiyle söyleyecek olursak, bu, demokrasinin değil diktatörlüğün sosyal zeminidir.





Diğer Halil Berktay Makaleleri:


 

OKUMA NOTLARI

 

Halil Berktay

 
 



Diğer haberler
- BUGÜNKÜ YAZARLAR
-
Murat Belge TÜRKİYE'NİN HALLERİ
Murat Belge
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan
Yasemin Çongar YA DA
Yasemin Çongar
Neşe Düzel PAZARTESİ KONUŞMALARI
Neşe Düzel
Süleyman Yaşar BU GÜN
Süleyman Yaşar
Etyen Mahçupyan MÜLAYİM
Etyen Mahçupyan
Alper Görmüş MEDYAİRONİK
Alper Görmüş
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ
Ayşe Hür
Gökhan Özgün MÜREKKEP
Gökhan Özgün
Markar Esayan ARADA
Markar Esayan
Nabi Yağcı NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı
Lale Kemal BAKIŞ ACISI
Lale Kemal
Amberin Zaman ARAF'TAN
Amberin Zaman
Cemil Ertem EKONOMİ POLİTİK
Cemil Ertem
Temel İskit YAZI
Temel İskit
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur
Ümit İzmen ÖTE TARAFTAN
Ümit İzmen


 
 

Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır.

#