Avrupa’nın batısından ortası ve doğusuna, devrimler giderek liberal-demokratik içerikten uzaklaşıp, milliyetçi-devletçi bir gündem peydahladı. Bu açıdan fay hattı, Alman ve İtalyan ulus-devletlerinin kurulmasından geçiyordu.
Her ikisinin ortak özelliği, Almanca konuşulan alanlar ile İtalyanca konuşulan alanların, (krallık ve prenslikler, “serbest şehir”ler, hattâ Papalık gibi) irili ufaklı bir yığın devletçik arasında bölünmüş karakteriydi. Bu siyasal parçalanmışlık, birimden birime eşitsiz gelişim sorunlarını büsbütün arttırıyor; bütün “Almanya” veya bütün “İtalya”yı kapsayacak, enlemesine kesecek sınıfların ve siyasal hareketlerin (liberal, demokratik, sosyalist) kristalize olmasını zorlaştırıyor; ortak eylem kapasitelerinin karşısına dikiliyordu. Nitekim bu, 1848 devriminin başarısızlığının da önemli nedenlerindendi.
(Not 1: Dolayısıyla “birlik”, şu veya bu şekilde “birlik”, egemen ve orta sınıfların olduğu kadar emekçilerin de yararınaydı. Örneğin Marx ve Engels’in tavrı, Almanya’nın iki ayrı devrim, iki ayrı “birleşme” alternatifiyle yüz yüze olduğu şeklindeydi. Biri aşağıdan yukarıydı, demokratikti; diğeri ise otoriterdi, yukarıdan aşağıydı. Marksizmin kurucuları tabii birincisini savunurken, tarihin her zaman “iyi” tarafından değil, bazen –belki çoğu zaman- “kötü” tarafından geliştiğini de biliyorlardı.)
(Not 2: Ulusal birliğin bu denli önem kazanması, sosyalist ve komünistlerin kültürüne, sözcük dağarcığına da çeşitli biçimlerde yansıdı. Örneğin Gramsci’nin, 12 Şubat 1924’te İtalyan Komünist Partisi’nin yeni resmî organını, “işçilerin ve köylülerin gazetesi”ni L'Unità adıyla kurması, sadece Solun birliği mesajıyla değil, bütün bu ulusal çağrışımlarla da yüklüydü.)
Sonuçta, Marx ve Engels’in istemediği oldu: 1848 Frankfurt parlamentosu, büyük ölçüde –demokratik sol ile muhafazakâr sağ arasında sıkışan- “liberal merkez”in kararsızlığı, “bir münazara kulübü”nden ibaret kalması, Viyana ve Berlin’deki gericilik karargâhlarının üzerine yürüyememesi yüzünden yenilgiye uğradı (bkz. Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı-Devrim, 1851-52, 1896). Bu noktadan itibaren bütün saflaşma ve mevzilenmeler yer değiştirdi. Liberal-demokratik, cumhuriyetçi muhteva tamamen silindi; monarşik-aristokratik bir önderlik altında, milliyetçi, otoriter modernleşmeci bir program hâkim oldu. Bu çizgi, kendinden önceki bütün radikal akımları yuttu, yok etti. Almanya’da, 1815 sonrasının –Metternich’i o kadar uğraştırmış, liberal düşünceyi yasaklayan Karlsbad Kararnameleri’ni (1819) çıkarmaya zorlamış- bir demokratik öğrenci hareketi vardı. Marx’ın da dostu olan bir Heinrich Heine vardı; “Genç Almanya” çevreleri vardı. Keza Mazzini vardı, Carbonari’si ve “Genç İtalya”sıyla. Hepsi, kâh I. Wilhelm ve Graf von Bismarck’ın; kâh Vittorio Emmanuel ve Kont Cavour’un kooptasyon ve asimilasyonuna uğradı. Prusya’nın Avusturya ve Fransa ile; Savua-Piyemonte’nin gene Avusturya ile savaşları, hürriyet özleminin yerini milliyetçi ideallerin almasına zemin oluşturdu. Örneğin Garibaldi, 1859’da patlak veren İkinci İtalyan Bağımsızlık Savaşı (Avusturya-Sardunya Savaşı) sırasında Mazzini’nin cumhuriyetçiliğini terk edip, Piyemonte hanedanının hizmetine girdi.
(Not 3: 1870-71’de Alman ve İtalyan ulus-devletlerinin kurulmasına, sözümona Marksist gerekçelerle “devrim değil” diyen varsa, Engels’in Anti-Dühring’inin [1877-78] ilgili bölümlerini genişleterek yayınladığı makaleleri içeren Tarihte Zorun Rolü’nü [1887-88] bir zahmet yeniden okumasını öneririm. “Bürokrasi”nin “burjuvazi”den bağımsız olarak sahneye çıkmasının tarihsel olabilirliğini kavramaya da yarar. Bonapartizmi de.)
Daha önce de ifade ettiğim gibi, her iki monarşik-militer odak (Prusya ve Piyemonte), embryonik bir ulus-devlet teritoryalitesini birleştirmek ve/ya savunmak gibi askerî işlevler etrafında yükselirken, ideolojik planda liberalizme, uygulamada demokrasiye düşman kesildi. Bu düşmanlığın en net ifadesi, Bismarck’ın ünlü “demir ve kan” konuşmasıdır. 1862’de Prusya parlamentosunun aşağı kamarası (Landtag) krala direnmek pahasına yeni askerî harcamaları onaylamıyordu. Tahttan çekilmeyi dahi düşünen Wilhelm, ezici, mütehakkim şahsiyetiyle ünlü Bismarck’ı yardıma çağırdı. Geçici başvekilliği üstlenen Bismarck, 29 Eylül’de Landtag’ı azarladı. 30 Eylül’de ise Bütçe Komisyonu’nda şunları söyledi:
“Prusya’nın Almanya içindeki konumu… liberalliğiyle değil, gücüyle, kudretiyle belirlenecek.... Zamanımızın büyük sorunları, nutuklar ve çoğunluk kararlarıyla değil –zaten bu, 1848 ve 1849’un büyük hatâsıydı- demir ve kanla çözülecektir.”