
Beklenen oldu.
Aklı başında herkesin, hukuku sadece bir kisve olarak kullandığını apaçık gördüğü, “mış” gibi yapmayan herkesin de bunu açıkça söylediği kapatma davası, Anayasa Mahkemesi tarafından yine siyasi bir kararla sonuçlandırıldı.
Mahkemenin, AKP’nin kapatılmasına yetmeyen 6’ya 5’lik “kapatılsın” hükmü de, hükümet partisini “laikliğe karşı odak” diye damgalayan 11’de 10’luk kararı da, artık gayet kabarık bir dosya oluşturmaya başlayan kara sayfalarından biri olarak hukuk tarihimize geçecek.
Ama öyle kritik bir dönemeçteyiz ki, memleketin en yüksek mahkemesine bir tür siyasi şura işlevi gördürten bu yüz kızartıcı davanın yüz kızartıcı sonucuna bile, “Buna da şükür” diyebiliyoruz.
22 Temmuz 2007’de sandıktan çıkan sonucu fiilen iptal etmeye yönelik bir yargı darbesi girişiminin kıl payı (ve belki de ince siyasi hesaplar sonucu) başarısızlıkla sonuçlanmasında “olumlu” bir yön bulabiliyoruz.
Daha en başında “topluma toslayacağını, dünyadan döneceğini” bildiğimiz bir davanın, belki biraz da iç ve dış kamuoyundaki tepkilerin etkilediği hesaplar sonucunda, parti kapatma ayıbını fiilen işlemeden bitmesiyle rahat bir nefes alabiliyoruz.
Alabiliyor muyuz gerçekten?
***
Kendi adıma, Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra, nefesimi tutmaya devam ettiğimi söyleyebilirim.
AKP’nin kapatılmamasının hakkaniyetli bir sonuç olduğundan kuşkum yok, ancak bu sonucun “hayırlara vesile” olup olmayacağından henüz emin değilim.
Mahkemenin siyasi kararını şekillendirmiş olması muhtemel siyasi gel-gitler ve al-verler, daha doğrusu, bu konuda bitmek tükenmek bilmeyen fis-koslar nedeniyle kuşkuluyum.
Kulislerde ve akıllarda dolaşan “gizli pazarlık” iddialarının gerçek olmasından ve bunun sonuçlarından ürküyorum.
Ama biliyorum ki, bu kaygıların doğru olup olmadığını çok yakında göreceğiz.
Önümüzdeki üç-dört ay içinde, AKP’nin izleyeceği siyasi rota “Google davası” adını hak eden hafiflikteki kapatma iddianamesinin sonuçlarının ağır olup olmayacağını anlamamıza yetecek.
***
Hakkındaki siyasi karar sonrası “Durmak yok, yola devam” diyen AKP’nin üç siyasi seçeneği var.
Başbakan Erdoğan başta olmak üzere partinin liderlerinin bu seçeneklerden hangisine yöneleceği, özürlü demokrasimizin kaderini de belirlemeye aday.
AKP’nin önündeki kötü seçeneklerden biri, 22 Temmuz seçimleri sonrasındaki hatalarını tekrarlamak...
Yüzde 47’lik seçmen desteği gibi olağanüstü bir siyasi sermayenin fiilen çarçur edilmesine yol açan hatalardı bunlar.
2007 sonuyla 2008 başının AKP’si, reformcu kimliği zayıflamış, siyasi tuzaklara düşmeye her zamankinden daha yatkın, toplumun öncelikleri konusunda bütün rakiplerinden daha hassas olan algılama yeteneği körelmeye başlamış bir parti izlenimi veriyordu.
En iyi ölçütünün zamanlama ve tartma becerisi olduğuna inandığım siyaset zekası bakımından giderek durgunlaşan bir görünümdeydi.
Bence, yargı darbecilerinin darbeyi deneme cesaretini bulmalarında da, bu görünüm rol oynadı.
Şimdi yine genel seçimler sonrasındaki haline dönmesi, AKP’nin siyasi sonuna doğru ilerlemesi anlamına gelir.
O hal, Avrupa Birliği’ne üyelik hevesi zayıflamış, sivil anayasa konusunda yol yordam belirleyememiş, başörtüsü yasağını kaldırmaya yönelik haklı girişimi yüzüne gözüne bulaştırmış, 301. madde gibi bir ayıptan kurtulmak için bin dereden su getirmiş, Kürt meselesine ilişkin politikasının iler tutar yanları gitgide azalan bir partinin haliydi.
Aynı halin, AKP’ye ikinci bir hayat şansı tanıyan Anayasa Mahkemesi kararından sonra da devamı, bu şansı kullanmamak olur.
***
AKP’nin önündeki diğer kötü seçenek, kapatma davası öncesinde de defalarca muhatap olduğu ve yanaşmadığı, ancak belki de dava sürecinde teslim olmaya yaklaştığı, o kulağa pek güzel gelen “uzlaşma” çağrılarına uymaktır.
Hiç kuşkunuz olmasın, ilk tercihi AKP’nin kapatılması olan birtakım çevreler, bugünden sonra “uzlaşma” borazanını daha da yüksek öttürecekler.
Daha önce “bir adım geri” diye formüle edilen bu çağrı, bugün bu çevrelerin aklındaki şekliyle, pekala “Ergenekon’la bu kadar mücadele yeter” demekten “Sivil anayasa projeni ya rafa kaldır ya da içini tümden boşalt” demeye uzanabilecek bir geriletme çabasını ima ediyor.
AKP bu çabaya prim verir ve kapatılmamanın diyetini, ana ekseni “daha az demokrasi” olan bir uzlaşmada yerini alarak öderse, kendisini fiilen bitirme yönünde dev bir adım atmış olur.
Bu seçenek de, tıpkı yukarıdaki gibi, AKP’nin ikinci hayat şansını kullanmamasıyla eş anlamlıdır.
***
Anayasa Mahkemesi’nin “kapatmama” kararı ardından, bu ülkedeki demokratların nefesini tutarak beklemesine neden olan üçüncü seçenek ise, AKP’ye “yeniden doğuş” şansı sunuyor.
Bu seçenek, Ergenekon’la mücadeleye devam etmekte kararlı, hatta bugüne kadar bu konuda gösterdiği sınırlı siyasi iradeyi daha güçlü bir biçimde ortaya koyma cesaretine kavuşmuş bir AKP gerektiriyor.
2003-2005 dönemindeki ataklığını, özgüvenini yeniden yakalamış; reformculuğu şüphe götürmeyen, Avrupa Birliği’ne entegrasyon kararlılığı Avrupa Birliği’ni bile şaşırtan; dış politikada (Ermenistan, Kuzey Irak, Kıbrıs) ezber bozan adımları aksatmayacak bir partiden söz ediyorum.
Halka verdiği “sivil anayasa” sözünden vazgeçmediğini ve bu kez bu sözü yerine getirmesi için gerekli ittifakları, geriletici kurumsal uzlaşma formülleri üzerinden değil, aksine “daha fazla demokrasi” eksenine oturmuş bir toplumsal konsensus arayışıyla sağlamak için çalışan bir partiyi tarif ediyorum.
AKP bu seçeneği kuşkuya mahal bırakmayacak bir netlikte tercih eder ve bunu halka anlatabilirse, hem kendi siyasi ömrünü uzatır hem de bunca zaman kaybetmesi reva görülmüş bu ülkenin, demokrasi yolunda daha fazla oyalanmasının önüne geçer.
Biz de o zaman gerçekten rahat bir nefes alabiliriz.
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
|
Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır.