|
|
|
|
 |
ARADA 07.08.2008
Markar Esayan
Yüzleşme yoksa, uzlaşma var |
Ergenekon davası ile yatıp, Ergenekon davası ile kalkıyoruz. İddianame ve eklerinden devşirilen haberler her gün gazetelerde boy boy yer alıyor. Hem Ergenekon, hem de AKP’nin kapatma davası üzerinden süren gelişmeler ciddi bir altüst oluşu da beraberinde getiriyor. Bu altüst oluşun kimyasının henüz bir yüzleşmeyi içermediği kesin. Yaşananların nasıl bir süreçte nereye doğru evrileceği ve buradan nasıl bir sonuç çıkacağı ise belirsiz. AKP’nin kendine demokratlığı, kapatmadan beter Anayasa Mahkemesi kararının, partinin kendisi dahil neredeyse tüm kesimler tarafından siyaseti rahatlatacak, ülkenin önünü açacak bir demokrasi hamlesi olarak algılanması, demokrasi ve hukukun evrensel boyutunun Türkiye’de hangi pespayelikte algılandığını da ortaya koyuyor. Ergenekon güçlerinin önderliğini yaptığı, halkın bir kısmının da peşine takıldığı Cumhuriyet mitingleriyle, AKP’yi bitirme, darbe ortamı hazırlama günlerinde bu pespayeliğin ta dibine vurmuştuk zaten. Onca tartışmadan sonra “satılmış” liberallerden geriye kalan “çağdaş, laik, demokratik” kesimin ulaşabildiği en ileri nokta, “ne darbe, ne şeriat” mottosuyla, bir geçeklikle bir hezeyanı eşitlemek ve böylelikle yüzleşme ima eden imkânları iğdiş etmek olmuştu.
Rektör atamalarında zuhur eden zihniyet
“Uzlaşma” kelimesinin işlenmiş ve işlenecek günahların suç ortaklığını ima ettiği bir ülkede, kapatma davasından sıyrıldıktan hemen sonra AKP’nin demokrasiye radikal bir dönüş yapacağını varsayanlar bu ümitlerini hangi gerekçelere dayandırıyorlar bilemiyorum. Önlerine defalarca gelen MİT raporlarını, Ergenekon bulgularını görmezden gelen, o konjonktür içinde “zamanlama” veya “siyasi” hesap yapanların, aradan geçen süre zarfında yitip giden yaşamların hesabını da vermeleri gerekmiyor mu? Anayasa Mahkemesi’nin hukuk tarihinde emsali olmayan kararıyla kapatılmaktan kurtulmayı Ecevit yasasına borçlu olan bir siyasetin, 12 Eylül darbe anayasasını değiştirmemesini, bilakis, rektör atamalarıyla vesayet zihniyeti ve militarizmin imkânlardan en az ulusalcı şürekâ kadar iştahla faydalanmasını nasıl açıklayacağız? Farzımuhal, görev süreleri dolan 21 rektörün yerine atama yapılırken, seçimlerde en çok oyu alanlardan sadece 12 adayın rektör seçilmesi, diğerlerinde siyasi tercihlerin ön planda gözükmesi, gerçekliğine hiç inanmadığım “ülkede laikliğin tehlikede olduğu” savından çok daha endişe verici bir savrulmaya işaret etmiyor mu? Bu nedenle, AKP’nin özellikle ilk döneminde demokrasiye doğru atılan her adımı ilkesel olarak desteklerken, bu adımların gerçek bir zihniyet farklılaşmasının ürünü olup olmadığı konusundaki şüphelerimizi giderecek çok da fazla malzememiz olamadı elimizde. AKP’nin ancak kendi meşruiyetinin sarsılmaya başladığı noktada demokrasiye sarılır, parçalı görüntüsü, belki de olası bir kapatmanın ülkenin geleceği için daha hayırlı olacağı fikrini akla getirmiyor değil. Aslında daha çok ciddi bir ahlaki çöküntüyü açık eden bereketli uzlaşmaların diyarında, AKP’nin kurtlara yem olmamasının en güçlü sigortası, partiyi AB üyeliği ve evrensel demokrasi anlayışının yedeğinde tutacak bir yalnızlık olabilirdi belki, kim bilir? Küresel konjonktür gereği ülkenin yönünün uzun vadede her halükârda demokrasiye doğru olacağını, AKP’nin, diğer siyasi aktörlerin ve tüm bürokratik aygıtın bu süreçte dönüşüm geçireceğini varsayıyoruz. Lakin öznesi değil nesnesi olduğumuz bu ağır çekim “demokratikleşme” sürecinde, ödeyeceğimiz bedel ne olacak, kaç kişi daha ölecek, kaç hayat daha sönecek sorularının cevabı boşlukta sallanıyor hâlâ, öteye beriye doğru.
Uzlaşma çadırlarından çıkmadan
Gerçekten de ödenen bunca bedelin ve yaşanan bunca sarsıntının ülkede yaşanacak bir zihniyet kırılmasını henüz içermediği ortada. Sosyolog Şerif Mardin’in dediği gibi, Cumhuriyet’in iyi, güzel ve doğruyu tarif eden bir değerler sistemini, derinlikli ve kuşatıcı bir ahlakı yaratamadığı doğru. Lakin Mardin’in ve pek çoklarının hemen eklediği gibi, bunu yapamamasının nedeni Cumhuriyet’in henüz yüz yıllık “yeni” bir proje olmasıyla açıklanabilir mi sadece? İyi, güzel ve doğru, tam da gerçek bir yüzleşmeyi talep etmiyor mu varlığını sunmak için? Yüzleşmeleri reddeder ve sıkıştığımız her noktada bir evvelki pozisyonumuz ne olursa olsun topluca uzlaşma çadırlarına koşuştururken, isterse bin asır geçsin, evrensel değerleri içselleştirmek mümkün mü?
Doğrudur, eğer çevresel felaketler izin verir de dünya hâlâ yörüngesinde dönüyor olursa, önümüzdeki elli veya yüzyıl içerisinde bugünden daha iyi bir noktada bulunabiliriz. Ancak mecbur olunan, içselleşmeyen, dünya hegemonlarının realpolitiğine uygun pragmatik manevralarla örtüşen bir “ilerleme” her zaman radikal geri dönüş tehlikelerini de içerecektir. Oysa fırsatı satın alabilir, zamanı geri çekebiliriz. Ben büyük bir şehvetle, geçmişin hayaletlerinden kurtulmayı, özgür, müreffeh ve güvenli bir ülkede yaşamayı istiyorum. Bunu sadece torunlarım için değil, kendim için de istiyorum.
Üstelik hemen istiyorum.
|
| Diğer Markar Esayan Makaleleri: |
- Kendini Soykirimci Ilan Eden Zihniyet - 08.03.2010
- 1915 ve Amerika’yı Sürekli Keşfetmek - 04.03.2010
- Genelkurmay’daki olağanüstü toplantıda neler konuşuldu - 25.02.2010
- Birinci Cumhuriyet’in ruhbanları - 22.02.2010
- GSMM oranları ve Taraf’ın zararları - 15.02.2010
- Psikolojik Harekât Başkanlığı Agos’u neden fişler - 11.02.2010
- Komşu komşu, Hrant’ı kim öldürdü - 08.02.2010
- Millet-i Hâkime olmakla yüzleşmek - 04.02.2010
- Hissediyorum, o halde varım - 01.02.2010
- Nerede o eski balyozlar - 25.01.2010
- Ermeni açılımında aranan tıkaç bulundu - 21.01.2010
- Hrant, Türkler ve Ermeniler - 18.01.2010
- 19 Ocak 2007 neyin miladı olacak - 14.01.2010
- Selendi tehciri ve zehirli denklem - 11.01.2010
- İkisi birbirini götürüyor çünkü... - 07.01.2010
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
KUM SAATİ
Ahmet Altan
- 10.03.2010
Yalanlar
|
|
|
|
|
|
|
|