Biz gene dönelim, tarihsel liberalizm ve tarihsel anti-liberalizme. 19. yüzyıl sonlarının himayeci, teşvikçi, ithal ikameci uygulamaları, kapitalist modernleşmede yeni bir çizgi demekti. Devlet kapitalizmi 20. yüzyıl boyunca gelişip güçlendi; değişik biçimlere büründü. Birincisi, gelişmiş (liberal) sanayi ülkeleri bile, Büyük Bunalım karşısında ve sonrasında gitgide daha devletçi, Keynesçi önlemlere başvurdu. İkincisi, Faşizm ve Nazizm, İtalyan-Alman burjuvazilerini siyasî iğdişlik konumunda tutmaya devam etti.
Üçüncüsü, Türkiye 1960’ların Üçüncü Dünya’sını haber veren bir süreç yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun hiç sömürgeleşmemesinin sağladığı modernizasyon fideliğinde, “Avrupa ordusunun ithali” zemininde gelişen askerî-bürokratik kompleks, iki devrime öncülük etti. Hem İttihatçılar hem Kemalistler, görece liberal başlangıçlar ve bazı salınımlarla birlikte, sonunda belirginleşen bir devletçilikte karar kıldılar. Devlet eliyle “millî burjuva” yaratma çabası İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e belki en önemli devamlılığı oluşturdu. (60’lar ve 70’lerde bunu salt sınıfsal kavramlarla düşünüyor, “komprador” veya “işbirlikçi” burjuvazinin karşısına dikiyorduk; çok yalın etnik-dinî içeriğinin, Türk-Müslüman burjuvazi anlamına geldiğinin farkında değildik.)
Dördüncüsü, Bolşevik Devrimi’nin eski toplumun “bürokrasi”sini de, “burjuvazi”sini de yok etmesinin ardından, Sovyetler Birliği devletçiliğin en koyusunu uygulamaya girişti. Ekonomi planında piyasayı da reddetti, siyasal planda demokrasiyi de. Lenin için SSCB’de “tekelci devlet kapitalizmi”, ekonomiyi çöküşten kurtarmak için 1921’de devreye soktuğu NEP’le sınırlıydı. Zıddı ve alternatifi “sosyalizm”di. Stalin 1929’da NEP’e son verip “sosyalizm”e rücu etti. Bu “ikinci devrim” (a) emredici beş yıllık planları; (b) hızlı sanayileşmeyi; (c) zorunlu kollektivizasyonu kapsıyordu. Ama acaba “sosyalist üretim tarzı” mı demekti? Yoksa, tam tekelci devletçilik asıl bu muydu? En cebrî, en vahşi yetişmeciliği Sovyet halkları mı yaşadı? Barrington Moore’un Almanya ve İtalya için “en kötü” varyant saydığı aristokrasi-burjuvazi ittifakının otoritarizmi, parti otoritarizmine dönüşmedi mi? Bunu görmemizi engelleyen nedir? İktidardaki partinin ve diktatörlüğünün “proleter”; dolayısıyla o diktatörlüğün elinde yoğunlaşmış devlet mülkiyetinin “sosyalist” niteliği mi?
Burada çok zor bazı soru ve sorunlar var, kuşkusuz. Sonuçta, dünya Sovyet deneyimini “sosyalist” saydı; tarihin hükmü, en azından şu ana kadar, başka bir örnek ve model de olmadığından, “sosyalizm budur” şeklinde tecelli etti. Dahası (ve beşincisi), ister 1930’lardan 60’lara kazandığı (veya, maliyetleri henüz bilinmediği için kazanmış gözüktüğü) başarılarla, ister Batı’ya karşı “anti-emperyalist” bir alternatif, denge unsuru ve yardım kaynağı oluşturmasıyla, ister doğrudan süper-devlet olmanın gücü ve etkisiyle, Sovyet tipi (ya da Sovyet-Çin tipi) sosyalizm Üçüncü Dünya’da belirli bir yaygınlık kazandı. Yeni bağımsız ve/ya bloksuz Asya-Afrika ülkeleri için devletçilik, “bizi yutmak isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme” alternatifti (öyle görüldü, gösterildi, sanıldı, algılandı). Gariptir: Prusyacılık türevleri “anti-kapitalist umut” oldu. Buna karşılık görece liberal kalkınma politikaları, otomatikman emperyalizmle, işbirlikçilikle özdeşleştirildi. Öyle ki, her somut tarihsel veya güncel durumda, emperyalizmin liberalizmi savunduğunu ve empoze etmeye çalıştığını farzetmek; madalyonun diğer yüzünde, liberalizmi bizatihî emperyalizmin işbirlikçisi, Truva atı gibi değerlendirmek, bütün bir Sol yorum geleneği haline geldi.
(Not 1: Burada çok önemli bir faktör, 1875-1914 arasının Yeni Emperyalizm’inin, Marksist teoride, daha doğrusu Komintern Marksizmince ezelî ve ebedî kılınması, tarihsizleştirilmesi ve mutlaklaştırılmasıdır. Hâlâ Lenin’in tarif ettiği emperyalizm çağında yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz! Devrim (hangi devrim?) olmadıkça, bu çağın kanuniyetleri aynen sürecek! Her aşamada, liberalizm eşittir karşı-devrim; liberalizm eşittir dışa açılma eşittir emperyalizme teslimiyet. Örneğin 12 Mart döneminin siyasî savunmaları bağlamında, Sol fraksiyonlarca yazılmış hemen bütün Türkiye tarihi denemelerinde, bu apriorist liberalizm-emperyalizm fobisinin şaşmaz sonuçları kolayca izlenebilir.)
(Not 2: Şu Soğuk Savaş’a özgü “büyük anlatı”ları da (grand narratives) tekrar düşünsek. Odd Arne Westad’ın konuya ilişkin çalışmaları, örneğin The Global Cold War: Third World Interventions and the Making of Our Times (2006) kitabı, fena bir başlangıç olmayabilir.)