Borges felsefesinde hayat-insan ilişkisi, birbirlerine kader olarak tanımlanamayacak bağlarla bağlanmıştır.
Borges’e göre insan iradesi özgür değildir zira.
Borges’in yazısı da bunu anlatmaya çalışır zaten. Bu tuhaflığı, bu bilinmeyeni, her zaman edebi âleminin problematiği yapmıştır çünkü. Edebiyatının, dünya edebi erki tarafından bu yüzden pek açık bulunmadığını düşünen, hatta onlara hayli karmaşık geldiğinden emin olan yazar, bir türlü Nobel Edebiyat Ödülü’nü alamayışını gizli ve ince bir yakınmayla dile getirir: “Nobel Ödülü’nün daimi adayı olarak bana kendimden bahsetmekten başka çare kalmıyor. Nobel, bir yazarın hayatında kazanabileceği en büyük ayrıcalıktır. Bunu hak ettiğimi sanmıyorum. Ben unutulsun diye yazıyorum. Yapıtlarımı nasıl anlatayım? Bence biraz karışıklar. Yalnız bu ödülü hak etmemem, kazanmak istemediğim anlamına gelmez. Sadece simgelediği onur için değil. Kulağa kötü gelse de parası da fena değil.”
Uzun yıllar tuhaf bir oyun sergilenir Batı’da. İsveç Akademisi, şaşmaz bir biçimde her yıl Nobel Edebiyat Ödülü adayı gösterir Borges’i.
Ama ödülü vermez.
Borges, ülkesinin entelijansiyası ve medyası tarafından bu konuda alaya alınır; körlük döneminin önemli bir acısıdır bu. Yazarın öfkesi bir türlü dinmek bilmez o yıllarda: “Nobel Edebiyat Ödülü’nü en az Arjantin Edebiyat Akademisi kadar meçhul olan İsveç Akademisi’nden bazı beyler veriyorlar. Kime verdikleri ise başka mesele. Bazen Hindu Rabindranath Tagor gibi bayağı şairlere (şair olarak bayağı elbette, Hindu olarak değil) veriliyor.”
Türkçe’de yeni yayımlanan Senyor Borges kitabının ortaya çıkmasına neden olan kişi, Borges’e otuz yıldan fazla bir zaman hizmet etmiş olan Epifania Uveda de Robledo’dur. Bu sadık kadın, yazarın hiçbir yazısını okumamasına rağmen, bence çevresindeki herkesten çok daha iyi tanımış yazarı. Epifania, bu kitabı kaleme alan Alejandro Vaccaro’ya, tanık olduğu olayları ve duyguları, neredeyse bir edebi yalınlık içinde anlatıyor. Borges’in annesiyle olan ilişkisi, yaptığı gereksiz evliliği, aşkları, dostlukları, gündelik hayatın acılı sevinçli detayları, aydınların yazara olan tavırları, düşler, korkular ve öteki Borges... Hepsi var kitapta, hepsi de ince ince işlenmiş.
Vaccaro’nun Epifania ile birlikte hazırladığı kitaptan öğrendiğimize göre, Borges’in körlük döneminin ikinci büyük acısı da aşkla ilgilidir.
Senyor Borges kitabını kaleme alan Alejandro Vaccaro: “80 yaşında bir adam kendini kaybedercesine âşık olabilir mi? Mantıklı bir şekilde hayatının sonbaharını yaşayan bir adam, en gizli duygularını herkesin önünde çırılçıplak bırakan bir tutkunun esiri olabilir mi” diye sorar. Borges, bu soruya her zaman hiç tereddüt etmeksizin, “Evet” yanıtını verir.
Viviana Aguilar’a âşık olmuştur, hem de deliler gibi. Tüm vücudumda bir kadın ağrıyor, der Borges. Yüzünü ve güzelliğini hiç göremediği aşkı Viviana, uzun boylu, sıcak sesli, çok kibar, aydın ve güzel bir kadındır.
Borges, ölümünden on yıl kadar önce emektar Epifania’ya, “Aşık oldum Fanny, âşık oldum!” diye haykırır. Ama, bir yıl kadar sonra “Ben, kaderine zincirlenmiş bir zavallıyım” diyerek, ayrılır deli gibi âşık olduğu Viviana’dan.
“…çok kapı olduğunu biliyorum. / Gerisini unutmuşum. / (…) / Eğer gördüğüm, ya da gördüğümü düşlediğim / bu rüyada ne olduğunu bilebilseydim / her şeyi bilirdim.”
Borges’in, kapı bizi seçer tasavvufi mesajı bu; içinde çok gizli ama çok güçlü bir trajedi de barındıran.
Senyor Borges adlı kitap, Borges’in hayatının en gizli, en bilinmedik, en özel taraflarını ortaya koyuyor; sıradan gibi görünen bir kadının duyarlı anlatımı ve Borges uzmanı bir yazarın derin ve incelikli kalemiyle.
Mükemmel bir buluşma bu.
Aslında görünmez adam olmak isteyen, kimse tarafından fark edilmek istemeyen, ama bütün dünyanın tanıdığı bir büyük yazarı fazlasıyla görünür kılıyorlar belki ama, bunu tatlılıkla yapıyorlar; nezaketle, olağanüstü bir şefkatle ve onu hiç incitmeden.