Kahramanlık üzerine yazılar yazmayı seviyorum. Kahramanları keşfetmeyi de... Geçen yıllar içinde kahramanlarımın bazen bir solukta karton kişiliklere dönüşmesine tahammül edebilmeyi de öğrendim bir parça.
Çocukken ‘kız başıma’, muhakkak ki buna ihtiyaç duyan dünyayı kurtaran kahramanlardan biri olmayı kurardım, okuduğum, seyrettiğim Tarkanlar’ın, Karaoğlanlar’ın etkisiyle. Benim kahramanlarım çoktandır, dünyayı kendi istedikleri yönde kurtarmayı değil de, bütün olumsuz, kötü ve çirkin görünen sahnelerine rağmen olumlayarak, yani hayatın (varlığın) kıymetini idrak ederek direnmeyi başaran kişiler.
“Kahramanlar İki Kez Ölür” diye başlık atmıştım, Samed Behrengi ile ilgili yazıma. “Kahramanlar intihar ederek ölürler bazen de”, diye bir başlık geçiyor aklımdan, çocukluğumun beyaz perde kahramanlarından Cüneyt Arkın’ın oynadığı reklam gözüme iliştiğinde. Profesyonel oyunculuk bunu gerektiriyor, denilebilir oysa: Dünyayı Kurtaran Adam rolünün ardından, seyirciyi hayretle “ürperten” bir reklamla “dünyayı kandıran adam” rolünü üstlenebilmelisiniz.
Dünyayı kurtarmak eskiden, yüreği saf gözü pek kahramanların işiydi. Şimdi ise bir girişimci karakterin manevralarını kapsayan şatafatlı bir başlık. Hiçbir ismin masuniyeti yok. Bu öyle bir piyasa ki, ruhunuzu damıtarak, gözlerinize kan oturtan okumalarla, inzivaya çekilerek, bir tür çileci hayatı yaşayarak ortaya koyduğunuz eser, ekranlarda, panolarda, şok açıklamaların merkezinde değilseniz, (belki de çok mantıki bir kaderi yaşayarak) gözükmüyor.
Yakınım olan bir edebiyatçının yeni öykü kitabı, daha önce iki başarılı öykü kitabı yayınladığı halde, “medyada ve ortalıkta” görünmediği gerekçesiyle benim bildiğim kadarıyla dört yayınevinden geri çevrildi.
Her an burada, göz önünde olmalısınız. Sonuçta Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu, Kılıçaslan veya asıl Köroğlu rolünü hatırlatan atıyla birlikte üstelik bırrr diye bir sesi olan bir üşümeyle, yaz sıcaklarına en uygun düşecek bir serinleme imkânını tüketici kitleye iletmenin mesuliyeti konusunda pek de kılı kırk yarmadığını anlatan bir mizansenle ekrana düşüyor.
Asil soruları hissettiren masum yüz ifadeleri ancak nostaljik bulunabilir; artık tutarlı ve tutkun bir kahraman olmak çok zor, böyle kahramanları hayal etmek de... Bee Gees’in ‘Hayatta Kalmak’ isimli şarkısının klibini hatırlıyorum. 70’li yıllardan günümüze süzülüp gelen grubun üç sanatçısının giderek hızını ve acımasızlığını artıran pop endüstrisi tarafından boğulmakta olduğunu hissettiren bir sahne: Eller cansız bir şekilde gökyüzüne uzanırken, eskilerde kalan bir direnişin parodosini çiziyor. Bee Gees’in klibindeki beni etkileyen sahne, imge üretimi ve tüketimi bağlamında çağın süratine ve kıyıcılığına ayak uydurmakta zorlanan “has” sanatçıların ellerinin can vermekte olan birer kuğu misali gökyüzüne doğru uzanmasını zorunlu kılan yersizlik, yurtsuzluk.
Şair Ali Akyurt’un tavsiye ettiği bir kitap, Sizin Kahramanınız Kim? (NTV Yayınları, Editör: Mustafa Alp, Ekim 2007) Benzeri bir çalışmaya katılmış olsaydım, belki Hazreti Zeynep’i anlatırdım, belki Flora Tristan’ı. Kayıp şarkıcı Kuddusi’yi sırf “Vasiyet” isimli şarkısı üzerinden anlatmayı isterdim, veya Ebu Zerr’i ya da Malcolm X’i anlatabilirdim. Ali Şeriati üzerine yazmayı da deneyebilirdim.
Kitapta bana ilgi çekici gelen kahramanlardan biri, Tanıl Bora’nın anlattığı Rahim Demirbaş oldu. Dip suları çölleşen, çekilen Konya’nın bir ilçesine, “ıssızlığın ortasına” bir orman dikmeye çalışan bir emekli öğretmen, Demirbaş.
Demirbaş’ın uğraşı Bora’ya kendi ifadesiyle, “dünyanın unutulduğu, dalınıp gidilen, belki tefekküre kapılınan, belki cezbeye varılan, belki zihnin tamamen boşaldığı veya durgun su gibi kıpırtısızlaştığı bir odaklanma”nın mümkünlüğünü göstermesi nedeniyle kahramanca geliyor. İlk bakışta kahramanca sayılmayabilecek bu yoğunlaşma, son tahlilde bir kahramanlık olarak gözükecektir, herhangi bir uğraşa bağlanmanın, herhangi bir adanmanın muteber sayılmadığı ve fiilen de güçleştiği bir zamanda, yazara göre...
Tanıl Bora, Demirbaş’ın bu kahramanca girişiminden hareketle Kurtlar Vadisi’nin gençlerimize sunduğu kahramanlık algısını da tartışıyor.
İçinden geçtiğimiz günler açısından bakılınca hele, ikinci bir yazıyı hak edecek önemde bir konu bu.