Cemil Ertem’in salı günkü yazısı ilginç bir paragrafla sonlanıyordu... “İşte şimdilerde küresel sermaye birikiminin gereği olarak bir iç temizliği yapan Türkiye’de, sol da bir iç temizliği yapmak zorunda. Yoksa şimdi hayatta olmayan bir Ermeni aydın için ‘artık atın bu Ermeni’yi, yazmasın’ diyen ‘solcuları’ daha çok üretir bu toplum.”
Aynı gün Ertem arayıp olayın tafsilatını ve benzer birçok olayı tanıklarıyla birlikte anlattı. Bu isimleri ve yaşananları aktarmak bana düşmez. Ama Ertem aramasaydı da o son paragrafta verdiği mesajın özü yeterince açıktı... Söz konusu yazarın Hrant, yazmakta olduğu mecranın ise BirGün gazetesi olduğu belliydi.
Bugünlerde Hrant’ı kendilerini temsil eden bir solcu, o geleneğin parçası olarak sunanların; öldüğünde ardından ağıtlar yakıp sahiplenenlerin; henüz yakın bir geçmişte onu Ermeni olduğu için dışlamaya yeltendiklerini duymaya ne de olsa pek hazır değiliz. Cemaatçi solun ideolojik sıkıntıları ne olursa olsun, ırkçılığı aşmış olduğunu düşünmeye eğilimliyiz. İnsan ilişkilerinin, hele karşınızdaki Hrant gibi biri ise, ideoloji falan tanımayacağını varsaymaktan daha doğal ne olabilir? O sıcaklığı ve samimiyeti görenlerin insanlaşacağını varsaymanın dışında, Hrant’ın 12 Eylül’de işkence görmüş bir solcu olarak hak ettiği saygının da payı vardır bu beklentimizde.
Ama hayat şeffaflaştıkça yeni dersler de üretiyor... Bunlar bilinmeyen bilgilerin su yüzüne çıktığı dersler değil... Bunlar bilinen niteliklerin ne denli yozlaşmış olduğunu gösteren, müptezelliğin nasıl bir ideolojik kimlik haline geldiğini ortaya koyan dersler...
BirGün gazetesinin bugünlerde Ergenekon’a karşı tavır almamasını, o cenahtaki kalemlerin ‘üçüncü yollar’ aramasını hep bir sıkışma olarak anlamaya çalışmıştık. Solun gerçekte kemalist ve pozitivist bir kaba aydınlanmacılığın kıskacından kurtulamadığını, yenilgilerin ve siyaseten etkisizleşmenin onları bu kıskaca mahkûm ettiğini ve ideolojik gibi gözüken tercihlerinin aslında laik kimliğin tarih dışına düşmesiyle ilintili olduğunu savunmuştuk.
Diğer bir deyişle cemaatçi solun ilkel bir dizi özelliğine karşın kötü niyetli olduğu söylenemezdi. Karşımızda bir çaresizlik, bir psikolojik tıkanma hali vardı... Meğer ne kadar safmışız... Cemaatçi solun en azından bir bölümünün gerçekte Ergenekon’a tavır alamama gibi bir sorunu olmadığını, Ergenekon siyasetini bilerek desteklediklerini şimdi dehşetle kavrıyoruz. Onların laiklikten hareketle muhafazakâr alerjisi yaşadıkları için darbeci olduklarını sanırken, şimdi ucu cinayete kadar giden kötülük şebekelerinin içinde doğal olarak yüzen yaratıklar olduklarını keşfediyoruz.
Burada insanı dehşete düşüren şey, insanlık için böylesine zararlı, hastalıklı bir düşkünlüğün ‘sol’ olarak ve ‘sol’ adına yaşanabilmesi değil. Nihayette ‘sol’ da içinde olduğu ortama göre şekil alan, farklı zihniyetlere göre biçimlenebilen ucu açık bir tutum. Sol içinde nasıl demokratlar varsa, tabii ki ırkçılar ve faşistler de olacak. Söz konusu faşistlerin kendilerini özgürlük, eşitlik vb. yanlısı saymaları ise zaten epeyce uzun bir zamandır kimseyi kandırmıyor.
Asıl dehşet verici olan, salt insani bir bağlam içinde yaşananların böylesine aşağılanabilmesi, kirletilmesi ve hâlâ kullanılmaya çalışılması. Kastım Hrant’ın BirGün’den atılmasını istemek değil... Etrafımızdaki ırkçıların birçoğunun da ‘solcu’ olmasının şaşırtıcı bir tarafı yok. Ama birlikte olmayı istemediğiniz, varlığını hazmedemediğiniz birinin ölümü üzerinden parsa toplama, kariyer yapma ve vıcık vıcık bir duygu sömürüsü üretme pespayeliğini ‘insan’ olma ile nasıl bağdaştırdıklarını anlamak zor.
Ama Türkiye’de işte bir de böyle bir ‘sol’ var... İnsanı ve insanlığı kullanan, bir kemirgen misali önce kendi vicdanını yiyen bir sol. Hrant’tan muhtemelen nefret eden, ölünce de ‘dostu’ kesilen, ‘arkadaşı’ olan bir sol. Böylesine bir müptezelliği ideolojik analiz bile kolay kaldırmaz... Bu solun niçin böyle olduğunun sorgulanmaya çalışılması bile insani tahammülün sınırlarını aşar. Bu gibi kişilerin solcu olup olmamalarını artık bir yana bırakmakta yarar var. Çünkü bunlar en basit insani onura bile sahip gözükmüyorlar. Riyakârlığı bu denli içselleştirebilenlerin solculuğu da demek ki ancak böyle oluyor...