Düşünmüştüm ki, pek çok şey gibi sağda ve solda yaygın liberalizm düşmanlığının da kökleri İttihatçılıkta yatıyor. Erken dönem Türk milliyetçiliğinin sokak (street nationalism) varyantının öncüsü Ömer Seyfeddin’in, sadece liberalizmden değil, düpedüz “insanlık” ve “evrenselcilik”ten ne kadar nefret ettiğini yazacaktım (yazacağım da). Derken bunu dile getirdiği hikâyeleri, Tevfik Fikret’e beslediği özel kini de yeniden hatırlattı. Birden fark ettim ki 19 ağustos (salı), Fikret’in (1867-1915) 93. ölüm yıldönümü. Jön Türk Devrimi’nin yüzüncü yılı kutlandı da, Fikret’i anan çıkmadı pek. Ya da ben mi algılamadım?
Meğer Fuad Köprülü de yaşamış aynı üzüntüyü. 21 Ağustos 1921’de İkdam’da çıkan yazısına “Son çeyrek asırda yetiştirdiğimiz en büyük sanatkârın ebediyete karıştığı gün! Edebiyatımız için unutulmaz bir tarih...” diye başlıyor. Devamında, şairin ölümünden sonra geçen altı yılda “Fikret’in dostu olduklarını iddia eden muasırlar[ın], seneden seneye biraz daha azaldığından]” yakınıyor: “Acaba ne olmuştu ki bu eski hararetli dostlar birden bire meydanlardan siliniverdiler? Bu muammayı anlamak kabil olamadı.”
Sanırım Köprülü kasten bilmezlikten gelmiş; bir tecahül-ü ârif örneği sunmuş. Yoksa, bütün düşüncesi “hürriyet” ve “medeniyet” etrafında örülen; despotizme karşı Sis şiirini yazan; 1890’larda defalarca evi basılıp gözaltına alınan; (Tarih-i Kadîm ve Tarih-i Kadîme Zeyl’de) insanları birbirine düşürdüğü gerekçesiyle bütün dinleri reddeden; Abdülhamit’e olduğu kadar, (Han-ı Yağma’da) İttihatçıları saran iktidar yozlaşmasına da karşı çıkabilen; nihayet Halûk’un Amentüsü’nün
"Milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin"
mısraıyla zamanının bütün tabularına meydan okuyan Fikret’in, Osmanlı muhafazakârlığının, İslâmcılığın ve yabancı düşmanlığının çapraz ateşinde kaldığı, tartışılmayacak derecede açıktır.
İnternette basit bir gezinti, bunu hemen gözler önüne seriyor. “II. Abdülhamit’e suikast” anahtar sözcükleriyle baktım; karşıma çıkan web sitelerinin çoğunda, 21 Temmuz 1905 girişimini kâh “ulu hakan”cılık, kâh Türkçülük açısından lânetleyen birkaç temel metin, küçük değişikliklerle tekrarlanıyor. Herkes kendini anakronizme kaptırmış; bu arada Murat Bardakçı da bir değil birkaç kere yazmış; kör kör parmağım gözüne, olayı bazen “Ermeni terörizmi” üzerinden okuyor, bazen de (suikastçılarla işbirliği yapan Charles Edward Jorris’in Belçikalı olmasından hareketle ve Sabancı cinayetine göndermeyle) “zaten Belçika daima bize saldıran teröristleri himaye etmiştir” türü mesajlar veriyor. Millî Gazete’den biri, Fikret’in “Mason”luğuna, “imanı es geçme”sine, “maddeci söylem”ine demediğini bırakmayıp, sonuçta panzehir diye “cennetmekân Mehmed Âkif Ersoy”u önermiş. Bir yerde, başka kaynaklardan kes-yapıştır yöntemiyle apartılmış bir yazının son paragrafında, Fikret’in isminin önüne parantez içinde (şerefsiz) sözcüğünün eklendiği gözleniyor.
Şerefsiz, öyle mi? Tevfik Fikret ile Orhan Pamuk’a saldıranlar aynı kafada. Ama bir de, o günleri yaşamış birinin tanıklığına başvuralım: “‘Fikret sadece bir şair, ama son derece iyi bir şair değil, aynı zamanda devrimci düşün felsefesinin de bir büyük temsilcisidir Sabiha’ dedi ve heyecanla devam etti sözlerine: ‘Onu oku kızım, tekrar tekrar oku, defalarca oku.... Onda gerçek insaniyeti, üstün insanlık duygularını göreceksin. Hem de kristalize olmuş, apayrı bir şekilde. Fikret’in düşünce ve duygularını idrak edebilmek, insan olma yolunda ileri adımlar atabilmek demektir Sabiha. Fransa’daki toplumcu hareketin etkisini onda görmek mümkündür. Yani o, halkının lehine olan her olumlu eyleme katılmaya hazır bir başkaldırıcıdır. Ezenin karşısında, ezilenin yanındadır. Putları yıkmak, tek bir insanın egemenliğini yıkmak, ya da sınıfların hâkimiyetini yıkmaktır onun amacı. Bunun için kafasını eğitmiş; bilinçle, duygu ile yoğrulmuş sağlam temelli şiirlerini bunun için asil ve büyük bir solukla yazabilmiştir. O, Osmanlı toplumunun kaderci çizgisindeki çıkmazı görmek, teşhis etmek, bunun için de çıkar yollar aramak bahtiyarlığına erişmiş ve bu heyecanla o çıkmazı oluşturan setleri yıkmağa çalışmış[tır].’”
Bu alıntıyı kullanmamın bazı nedenleri var. Özel, entim bir sohbetin parçası. Dolayısıyla artık devletin tepesindeki Atatürk’ün belki en içten, en kişisel sesi. Fikret’i tamamen gerilik ve istibdat ile mücadele bağlamında değerlendiriyor. Abdülhamit’e suikastı desteklemesine en küçük bir tepkisi yok. İttihatçılar’dan farkı da çok belirgin.
Hiçbir meseleyi Atatürk’ün otoritesine yaslanarak çözmekten yana değilim. Ne ki, bazen insanın “şu Atatürkçüler, Atatürk’ün tırnağı olabilse” diyeceği geliyor.