Aşk, uygarlık ve kadın

Zeki Coşkun - 01.09.2008
 
Share/Save/Bookmark Arkadaşına gönder Yazdır Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült 


Önünüze konan tatsız bir yemekle becelleşmek nasıl işkenceyse, kötü bir romanı okumaya uğraşmak da öyledir. Hoşunuza gitmeyen yemeğin her çatalda azalacağına adeta tabakta çoğalması gibi tatsız roman da bitmek bilmez. Elinizde sürünür. Miletoslu Aspasia böyle bir deneyimdi.


***


Şiirin daha ilk dizesinden iyi mi – kötü mü olduğunun anlaşıldığı tezi, roman için de geçerli büyük ölçüde. O nedenle de “yaratıcı yazarlık” seminerlerinde, “roman nasıl yazılır” türünden kılavuz kitaplarda ilk tümcenin önemi vurgulanır.


Reklamcılıktaki yöntem, edebiyatta, özellikle roman yazarlığında adeta birinci kuraldır. Kural şu: Metnin kendisinden önce ve hatta ondan da fazla “başlık” çalışılır. Çünkü insanlar sizin meramınızı anlattığınız, mesajınızı verdiğiniz, ürününüzü tanıttığınız reklam metnini okumayabilir. (Çoğunlukla da okumaz!) Ama başlığı görürler. Öyleyse, meseleyi orada halletmelisiniz. Başlıkta dikkat, ilgi, merak yaratmayı başarmışsanız, okuyucuyu metne çekersiniz.


Aynı ilke ve yöntem romanda da geçerlidir. İlk tümce, romanın (metnin) giriş kapısıdır. Reklamdaki başlık çalışması gibi burada da ilk tümce neredeyse metnin kendisi (öykü) kadar ön çalışma gerektirir. En yeni örnek Masumiyet Müzesi: “Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum.”


Yine Orhan Pamuk’un kaleminden slogan niteliğindeki bir başka ilk tümce Yeni Hayat’ta: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.”


Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi’ndeki o unutulmaz giriş: “İntihar etmeyeceksek içelim bari!”


Tolstoy’un Savaş ve Barış’ta tek tümceyle çizdiği atmosfer ya da Kafka’nın Değişim’deki yine reklamcı deyimiyle “stoper” (durdurucu) açışı; “Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini böcek olarak bulur” gibi örnekler çoğaltılabilir.


Ve dikkat: Bütün bu yazarlar ne reklamcılık bilgisine sahipti ne de “nasıl başarılı roman yazılır” kılavuzu vardı ellerinde. Roman için bütün bunlardan önce tek bir şey gereklidir: Muhayyile.


Günümüz Türkçesindeki düş gücü, imgelem sözleri muhayyile’yi tam karşılamıyor bence. Roman, bir “tasarım” işi. Kurguyu, çekici, lezzetli ve inandırıcı hale getirme işi.


Özet: Tıpkı şiir gibi roman da daha ilk tümcesinden, ilk sayfasından iyi mi kötü mü olduğunu ele verir. Bütün bunları biliyorsanız, tatsız başlayan bir yolculuğu sürdürmekte niye ısrar eder, kendi kendinize eziyet edersiniz?


Cevap: Meraktan.


Bir “uygarlaştırıcı” olarak Aspasia


Merakım, romanın konu aldığı kişiden, kimlikten kaynaklanıyordu. A. Semih Tulay, antik Yunan’ın efsane figürlerinden, kadının yok sayıldığı o dünyadan bize ulaşan, kendi “özgür”lüğünü yaratan tek kadını; Miletoslu Aspasia’yı konu alıyor.


Kim Aspasia?


Atina’ya altın çağını yaşatan Perikles’in sevgilisi, hayat arkadaşı, kimilerine göre metresi. Perikles, kendi çıkardığı Atinalılar’a boşanma yasağı getiren yasayı çiğneyerek eşinden boşanacak kadar tutkulu bir aşk yaşamış Aspasia’yla.


Sadece bu durum bile başlı başına bir roman konusudur. Geçelim.


Perikles’ten bağımsız olarak da Atina yaşamına damgasını basmış bir kadın. Kimi yazarlara göre o bir “hetaera”; hayat kadını, fahişe. Perikles’in yanı sıra Alcibiades gibi Atina yönetiminin en tepesindeki insanları, Sokrates’ten öğrencisi Platon’a değin filozofları, Fidias gibi sanatçıların toplandığı o ünlü “Aspasia’nın evi” de bu iddialara göre aslında bir genelev. Platon’un Sempozyum’daki Mantinealı Diotima karakterinin tamamen Aspasia’dan esinlenerek oluşturduğu öne sürülür.


Zaten onunla ilgili bilgileri birbiriyle çelişkili metinlerden edinebiliyoruz. Örneğin, Aristofanes’in yakın zamanlara dek geçerli olan “kadın topluluk önünde konuşmayı bilmez” tezine tam karşıtı olarak kaleme aldığı Lysistrata’da yine Aspasia’dan yola çıktığı söylenir. Çünkü Sokrates, onu Atina’nın en iyi hatibi ilan etmiştir. Bunun ironi olduğu tezi de yaygındır. İroninin nedeni de Perikles’in konuşmalarını Aspasia’nın hazırladığı söylentisidir.


Öyle ya da böyle, Aspasia’nın M.Ö. 5. yüzyıl Atinası’nda adeta “uygarlaştırıcı” rolü oynadığı anlaşılıyor. Bunu söylerken Furetière’in 1690’da çıkan Evrensel Sözlük’ünden hareket ediyorum. O tarihte henüz “uygarlık” kavramı yok. Deyim yerindeyse “kibar-terbiyeli, iyi davranış kurallarına sahip olanlar” anlamında poli, policè, civil, civilisè terimleri kullanılmaktadır.


Bu son sözcüğü (civilisè) Furetière şöyle tanımlıyor sözlüğünde: “Ahlakta mecazi olarak kullanılır ve uygar anlamına gelir. Adetleri uygarlaştırmak, kibarlaştırmak, uygar ve toplumsal kılmak. Genç bir erkeği kadınlarla sohbet etmekten daha fazla uygarlaştıran ve kibarlaştıran bir şey yoktur.”


***


Bize ulaşan bölük pörçük metinlerden, Aspasia’nın günümüzden 2500 yıl önce tam da bu anlamda bir uygarlaştırıcı, kibarlaştırıcı, eğitici rol oynadığı anlaşılıyor Atina’da.


Sokratik diyaloglardan birinde, Sokrates, Atina’nın önde gelen isimlerinden Callias’a oğlu Hippohicus’u eğitim için Aspasia’ya göndermesini önerir. Dostu kadın öğretmen önerisini yadırgayınca filozof, Aspasia’nın Perikles’i ve onun ölümünden sonra birlikte yaşadığı bir başka aristokrat savaşçı Lysikles’i eğitip etkilediğini anımsatır. Yine Sokrates bir başka yerde Aspasia’nın ev idaresi (ekonomi) konusunda yetkin bilgisinden saygıyla, hayranlıkla söz eder.


Aşk, Lüks ve Kapitalizm


Furetière’in Evrensel Sözlük’teki tanım, saptaması (ve öneri!) bence boşuna değil. Modern uygarlığın ve onu hazırlayan kapitalizmin oluşumunda kadının rolüne ilişkin önemli bir çalışma, Werner Sombart imzasını taşıyor: Aşk, Lüks ve Kapitalizm.


Max Weber’den hareketle (Protestan Ahlakı ve Kapatilazmin Ruhu) kapitalizmle Protestanlık arasında doğrudan ilişki kurulur. Feodal aristokrasinin gösteriş, ihtişam tutkusu akıl-dışı bir savurganlık, israf yaratıyordu. Protestanlık ise özellikle ekonomide adeta yeni tür “püritenizm” getirir: Cimrilik derecesindeki tutumluk esastır. Kapital, sermaye birikimi savurup harcamadan elde tutma ilkesinin ürünüdür.


Ama bu da kıtlık-darlık düzeni ekonomisidir. Sombart ise tam tersini belgeliyor Aşk, Lüks ve Kapitalizm’de. Özellikle Haçlı Seferleri sonrası, Yeni Çağ’ın buluşlarıyla denizler-ötesi yolculukların olanaklı hale gelmesi, ticaretin, büyük kazançların kapısını aralamıştır. Bu da insan hayatını, özellikle kadın-erkek ilişkilerini etkilemiştir. Dahası, “aşk” ve “evlilik” birbirinden kesin hatlarla ayrılmıştır. Perde arkasında durmaya (gizli, kaçak, kapatma) mahkûm olan sevgili (kadın), ortaya (toplumsal alana) çıkmak, görünürlük istemektedir artık.


Cismen görünürlük, başkaları tarafından “bakılır, kabul edilir, sayılır” olmayı gerektirmektedir. Bunun için de her şeyden önce “lüks” şarttır. Giyim, mücevher, takı, koku, kullanılan, sahip olunan eşya “özel” ve diğerlerinden, olağandan, sıradandan farklı, üstün olmalıdır.


Lüks, kaçınılmaz olarak serveti; zorunlu ihtiyaçların ötesinde harcayabilecek kapasiteyi gerektirir. Aynı şekilde, üretimi...


“Modern Batı uygarlığı” bu yönüyle bakıldığında aşktan ve “ekonomik akıl”ın tam tersi bir dinamikten doğmuştur. Kadının yukarıda işaret edilen “uygarlaştırıcı” özelliği buradan kaynaklanıyor olsa gerek.


Ve bilebildiğimiz kadarıyla Aspasia bu anlamda bir öncü...


Ne yazık ki Tulay’ın romanında bunlar yok, daha doğrusu Aspasia yok! Devam edeceğim.






 

İŞARET FİŞEĞİ

 

Zeki Coşkun

 
 



Diğer haberler
- BUGÜNKÜ YAZARLAR
-
Murat Belge TÜRKİYE'NİN HALLERİ
Murat Belge
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan
Yasemin Çongar YA DA
Yasemin Çongar
Neşe Düzel PAZARTESİ KONUŞMALARI
Neşe Düzel
Süleyman Yaşar BU GÜN
Süleyman Yaşar
Etyen Mahçupyan MÜLAYİM
Etyen Mahçupyan
Alper Görmüş MEDYAİRONİK
Alper Görmüş
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ
Ayşe Hür
Gökhan Özgün MÜREKKEP
Gökhan Özgün
Halil Berktay OKUMA NOTLARI
Halil Berktay
Markar Esayan ARADA
Markar Esayan
Nabi Yağcı NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı
Lale Kemal BAKIŞ ACISI
Lale Kemal
Amberin Zaman ARAF'TAN
Amberin Zaman
Cemil Ertem EKONOMİ POLİTİK
Cemil Ertem
Temel İskit YAZI
Temel İskit
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur


 
 

Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır.

#